Yiğit Bulut'a Ego Dersleri - Medyafaresi

Monday, January 4, 2010

2009'un en antipatiği Yiğit Bulut'a ego dersleri!

Medyafaresi yazarı Gürkan Haydar Kılıçarslan, 2009 yılının en antipatik egosu olarak seçtiği Yiğit Bulut'a ego dersi vermeye başladı. İşte ilk bölüm

YAZININ TAMAMI İÇİN TIKLAYIN

SON YENİHARMAN MEDYALOGU HAKKINDA

Sunday, January 3, 2010


GHK, Son Medyalog yazısı "Bir Sürpriz Mühendisinin Yeni Yıl Kararları" başlıklı yazı ile yeniHarman'a veda etmiştir. Hesabıma para yatıran okur dostlarımın hakkını korumak adına bu kararı aldım! Tüm okur dostlarımın hak ettikleri saygıyı ifade etmek için yeniHarman'da Medyalog yazmaya son verdim. Demokratlık, solculuk; ihlas ve samimiyet ister. Bu yüzden böyle bir karar aldım. yeniHarman'a başarılar dilerim.

GHK'NIN GİZEMLİ HÜRRİYET ZİYARETİ - MEDYAFARESİ


GHK'nın Gizemli Hürriyet Ziyareti Medyafaresi'nde okunabilir...


Eyüp Can Neden Genel Yayın Yönetmeni olmadı?

Enis Berberoğlu neden yayın yönetmeni oldu?

Ertuğrul Özkök neden istifa etti?

Yiğit Bulut Neden Doğan medyasından ayrıldı?

GHK Neden durup dururken Hürriyet'i ziyaret etti?

GHK yakında nereyi ziyaret edecek?


Hepsi bu yazı dizisinde...

İllk yazı için tıkılayınız...




GHK

"Gücü Güçsüzlüğünde"

SON YENİHARMAN MEDYALOGU


SON MEDYALOG
Gürkan Haydar Kılıçarslan
populistus@yahoo.com

NEW YEAR’S RESOLUTIONS OF A SURPRISE ENGINEER
( Bir sürpriz mühendisinin yeni yıl kararları )

2005 yılı sonundan beri yazdığım yeniHarman’da Medyalog sayfası 2006 ortalarında başladı. 2008’de seyrek görüştük. Ama 2009 yılı Medyalog için olağanüstü bir yıl oldu. Gazetelere ve televizyonlara bile çıktı. Türkiye’nin ve dünyanın yazarlık telifini okurlarından alan ilk ve tek yazarı Gürkan Haydar Kılıçarslan, kendisine maddi ve manevi destek veren bütün okur ve yazar dostlara teşekkürler eder. Siz bu satırları okuduğunuz vakit 2010 gelmiş olacak. Yeni yılınız kutlu ve umutlu olsun.
GHK, her yeni yıla belli başlı kararlar alarak girmeyi ve hayatında değişik sayfalar açmayı ilke edindi. Bu yılbaşının da aynı kaderden kurtulması olanaksız. Yeni projeler ve yeni atılımlar için haftalardır düşünüyorum. Okur dostlarımdan gelen “devam et” talebini de elbette uzun uzun düşündüm. Lakin hayat zor ve en önemlisi kendini tekrar etmeyen, sürekli geliştiren ve yeni sayfalar açabilen bir yazardır GHK. Oktay Ekşi’nin kırk yıl kurulduğu gibi kurulamam ben bu dergiye. Her güzel şeyin bittiğini ve bazen başlamadan bittiğini birilerinin ispat etmesi gerek. Belki de Allah, bu yüzden GHK’yı yaratmış dostlarım.
Bilenler bilir. 2009 yılı başında yazarlığıma hız vermeyi düşündüm ve mühendisliği sanki sigaraymış gibi bıraktım. O vakit sadece yeniHarman’da yazarken, bir süre sonra LeMan’da, zaman zaman Birgün’de ve en son olarak internet yayıncılığında Medyafaresi’nde de yazmaya başladım. Geriye dönüp baktığımda bu yıl çıkan “Güçsüzlüğün İktidarı” adlı kitabın hacminden çok daha fazla miktarda yazılar yazıldığını görüyorum ve hayretler ediyorum. O yazıların nasıl yazıldıklarını hatırlamıyorum bile. Çoğunda aklım başımdan gitti sevgili dostlarım. Üstelik, her bir yazının yaygın medyada köşe yazan kellelerin bir haftalık toplam yazısından daha fazla olduğu dikkate alınırsa eşşek gibi yazmışım bu yıl. “E bana da yazık” biraz demenin zamanı geldi. Eskiden “aman ayda birkaç mesaj gelir mi ola” diye umutla e-postalarıma bakarken artık neredeyse her gün en az bir saatimi okur dostlardan gelen e-postaları okumaya ve diğer bir saati de o postaları yanıtlamaya ayırmaya başladım. Üstelik gündelik bir yayında yazmadığım halde. Sağ olun. Var olun.
Bu yıl enfes yazılar yazdık hep beraber. Neredeyse her gün aldığım olağanüstü güzellikte ve değerde destek mesajlarının sadece bir tanesini yaygın medyanın sürtük yazarlarından birisi alsa ölene kadar sırıtarak dolaşırdı, lütfen inanın bana. Onların hayatlarında alamadıkları ve alamayacakları gönül destekleri aldım ben. Rüyalarında göremeyecekleri bir okur sevgisini yaşadım. İmza günlerinde ilk defa karşılaştığım okur dostlarımın kendilerini tanıtmadan beni kucaklamalarına alıştım artık. Yahu şaka filan değil. Düpedüz olağanüstü bir şey başardık. Bu sene Hürriyet ve ATV’nin de haberini ettiği bir fenomen yarattık. 3 TL. lık bir dergi alıp içinde sevdikleri yazara 50 TL, 100 TL, 200 ve hatta üzerinde para yatıran gönül insanları yaşıyor bu dünyada ve bu ülkede. Yaygın medyada bir Allah kulunun rüyasında bile göremeyeceği, hayal dahi edemeyeceği bir onuru yaşattınız bana. Sağ olun, var olun.
E ben de elimden geldiğince bu onura uygun yazılar yazmaya gayret ettim değerli dostlar. Hatta bir aralar, GHK’dan ve birkaç başka isimden başka ülkede yaşanan faşizm şartlarına muhalefet eden kimseler bile kalmadı. En umutsuz anlarda GHK çıktı ve her zaman olduğu gibi “umutsuzluğa gerek yok” dedi. Lakin şimdi şartlar değişti, rüzgar başka yönden esmeye başladı. Yavaş yavaş bir dolu tırsak adam yeniden iktidar muhalefetine başlayacaklar ve günü geldiğinde iktidarı sanki onlar alaşağı etmiş gibi hava basacaklar emin olun. Ve yine emin olun ki yarın bir gün AKP iktidardan düşse bütün köşeler yine onların olacak. Çünkü bu fakir kardeşiniz de maalesef onların her ay aldığı ücretleri rüyasında göremiyor.
Bir hayat böyle geçmez. Bir ömür böyle geçmez. Geçenlerde LeMan’da yazdım ve birkaç okur dosttan başka yine herkes şaka yaptığımı sandı. Zalimler bayram etsin. Yarın hasta olsam bir küçücük güvencem yok ve ayda 500-600 TL veya okur dostların en cömert olduğu aylarda 800-1.000 TL gibi bir parayla geçinmek inanın kolay değil ve 40 yaşına gelmiş bir kelle olarak artık GHK’nın da çoluk çocuğa karışması lazım. Bu konuda çevremden inanılmaz baskılar alıyorum. Bu baskılara dayanacak gücüm de kalmadı. Marifetmiş gibi herkes “taş yok mu taş” der gibi “çocuk yok mu çocuk” diyip duruyor. Çocuk sahibi olmadığım için bu ısrarı anlamam olanaksız elbette. Lakin “böyle salak bir dünyada küçük bir GHK olmalı” diyenler giderek beni ikna ediyorlar. Küçük bir GHK’nın giderek salaklaşan bu dünya ile benden çok daha fazla eğlenebileceğini düşünmeye başladım.
Fakat gerçekler acıdır. Üzgünüm ama bu kadar parayla çocuk sahibi olunmaz. İnananlar diyor ki rızkını verecek olan Allah. İyi de Allah’ın işini bu kadar zorlaştırmanın da doğrusu alemi yok. Küçük GHK’yı bilemem ama büyük olanı ne kadar emekçi dostu yazılar yazsa da para harcamayı seviyor. Her ne kadar hakkında iyi şeyler yazmasam da aslında kapitalizmin sıkı bir dostuyum ben. Mesela Starbucks kahvesi üretemeyen bir sosyalist rejimin ilk muhalifi olmaya adayım. En azından bütün dünya solcu olsa Starbucks’ın hür teşebbüs olarak bırakılmasını bile talep ederim ben. E ben nasıl kahve içeceğim Starbuckslarda hesabıma yatan bu kadar paraya değerli dostlarım? Acıyın bana. Cahiliye devrinde Ebu Cehil’in kölesi olsam, Ebu Cehil Starbucks masrafımı karşılamak ile yükümlüydü ama insanlıktan bihaber vahşi liberal kapitalist düzen “kendi kahveni kendin pişir” diyor bana. yeniHarman’ın mütevazi tirajı dikkate alındığında, aslında astronomik bir ücret olan hesabıma yatan para ise maalesef ancak çay, kahve, bira, benzin gibi ayıltan, bayıltan ve kanırtan sıvılara gidiyor ve kendi kendime soruyorum. Değil daha henüz doğmamış olan küçük GHK, yahu kazık kadar olanı ne yiyecek? Tayyip Bey kardeşime 7 yıldır kimselerden görmediği, Ergenekon’u bile 3 kez tercih edeceği muhalefetin kralını yaptım bu sene. İyi de muhalefet karın doyurmuyor ki! Ne yapayım? Ben de Tekel işçilerinin yanında biber gazıyla mı karnımı doyurayım? Bunu mu istiyorsunuz benden? Bir ülkede ne zaman işçiler eyleme başlarsa o ülkenin iktidarı değişir. Kapitalizmin altın kuralıdır bu. Bunu yazabilen ilk ve tek adam olmak karnımı doyurmazken biber gazıyla mı kahvaltı yapacağım? Kusura bakmayın ama lüks restoranlarda köy kahvaltısını tercih ederim ben. Muhtemelen Tekel işçileri de bana katılacaklardır.
Asıl daha kötüsü ne biliyor musunuz? Bu kadar paraya her Allah’ın günü Zaman, Sabah, Bugün, Taraf filan okunmaz. Televizyonlar takip edilmez. Bu yayınları sıkı sıkıya takip edebilmem için elime en az ayda 7.500 TL + SSK + Özel Sağlık Sigortası+ Şirket Otosu + 2020’de uzay seyahati şartlarında bir iş akdi gerek dostlarım. Düpedüz full-time job olması lazım. Versinler bana o kadar parayı. Değil o gazeteleri, Star’ı bile satır satır okurum alimallah. Kolay iş değil benimkisi. Özal zamanında bile yaşanmamış ruhsal sağlığı kaygılar veren çok tehlikeli bir medya düzeni kuruldu, kuruluyor ve görünüşe göre daha da kötüye gidiyor, gidecek. Bu da doğal. Ortalama zekalılar bu işleri böyle anlayabiliyorlar. Halk nezdinde çöken bir taraftarlığı, yandaş bile olmayı beceremeyen ve yalaka bir medya ile yeniden tesis edebileceklerini sanan basit zekalı adamlar var önümüzde. Yandaşlık sözcüğünü çileden çıkartan adamlar doldurdu bütün medyayı. Yalakalık sözcüğünün bile kendisini Boğaz köprüsünden atacağı günler yaşıyoruz. Artık bu adamları GHK’nın yazmasına gerek yok. Kendi kendilerini deşifre ediyorlar zaten. Böyle bir ağır mizaha kalbi dayanabilen herkes yandaş medyayı okusa ve izlese inanın yeter. Gerçekten bana gerek kalmadı dostlar. Düşünsenize dostlarım. Siz olsanız 600 TL paraya az sonra anlatacağım şu yaşanmış sahneye katlanır mısınız? Yalak medya takibinin ne kadar ızdırap verici olduğunu anlamanızı istiyorum. Bir medya dostu profesyonel insanı bile çileden nasıl çıkardıklarını daha iyi bir örnek anlatamaz.
Geçenlerde Kanal 24’ü izliyorum. Her zaman olduğu gibi ve geçen yüzyılda kalan demode bir anlayışla marifetmiş gibi 110 tane işadamıyla Kuveyt’e giden ve sırf bu yüzden Engin Ardıç’ın çok sevdiği Cumhurbaşkanlarından olan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün uçağında giden gazetecilerden Posta’cı Hakan Çelik telefon ile heyecanlı heyecanlı sanki 11 Eylül 2001’de New York’dan seslenirmiş gibi ekrandaki televizyon spikerine aynen şunu söyledi ve ekrana az sonra okuyacağınız “inanılmaz” şeyleri yazdılar. Hakan Çelik, “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül çok çarpıcı açıklamalarda bulundu” dedi heyecan içinde. Önce “eyvah” dedim. Yeni bir “Her şey çok güzel olacak” filmi ile karşı karşıya mıyız yoksa, diye kaygılandım. Hakan Çelik aynen şöyle söyledi sevgili seyirciler ve bu sözler Marmara vapurlarında yankılandı değerli okurlar. Sıkı durun şimdi... Hakan Çelik, “Sayın Cumhurbaşkanı, ‘herkes memleketin kıymetini bilsin, bu ülke herkesin’ dedi.”dedi... Hayır. Ben bu halka değil. Marmara’nın balıklarına üzülüyorum artık. Onlardan ne istiyorsunuz? İDO vapurlarında izlettirilen Kanal 24’te yankı yaptı bu çarpıcı açıklamalar...
Asıl ben size elimin tersiyle “bi çarpacam” o zaman neyin çarpıcı olduğunu anlayacaksınız ama kolay değil doğrusu fotoğraftaki pozları vermek. Onları da anlamak lazım.Maşallah hepsi rükuda adeta...Yazık yahu! Sizlerin gazeteciliği o uçağın iç çeper kıvrımlarına dönmüş adeta. Üzücü bir durum. Sabah’tan Okan Müderrisoğlu da bu çarpıcı açıklamaları (!) “tarihi çağrı” olarak verdi köşesinde. Herhalde Abdullah Gül kardeşim de bir gece aynı otel çatısı altında uyuduğu Takvim’de yazı yazdırılan tuhaf bir kadının kitabını okur gibi okuyordur bunları ( Takvim yazanı kullandı bu ifadeyi. “Cumhurbaşkanı ile aynı çatı altında uyumak” diye yazısı var. Ben demedim. Uğraştırmayın beni). Bir an için aklına “acaba ben nerede hata yapıyorum da bu adamlar benim karşımda neden böyle uçak gibi eğri duruyorlar?” diyor mudur acaba? Bir gün olsun aklına “neden uçaklarıma şu GHK’yı çağırmıyorum da bu adamları çağırıyorum ve ondan sonra ilkokul öğrencilerinin bile her an her dakika söyleyebileceği benim söylediğim sıradan ve basit cümlelerin komik bir şekilde haberleşmesine müsaade ediyorum” diye düşünüyor mudur acaba?
Kenan Evren’in bir zamanlar söylediği en basit cümleleri dağlara taşlara yazıp hakkında kompozisyon yarışmaları düzenlemiş bir toplumun bunca yıl sonra geleceği yer bu mu olacaktı ey güzel Allahım. Sen bizlere sabır ver! Neymiş efenim. Herkes memleketin kıymetini bilecekmiş. Bu ülke hepimizinmiş. Hatta belki bilmiyor olabilirsiniz dostlar, “çözüm yeri de Meclis’miş” biliyor musunuz dostlar? Abdullah Gül’ün 2009’un en büyük hayal kırıklığı olduğunu yazacak güçte bir yazarı olmadı bu ülkenin, yazık sana Türkiye. Kala kala uçağına 110 tane işadamı alan bir Cumhurbaşkanı ile ne kadar şanslı olduğumuzu bizlere anlatacak Ardıçlar, Ilıcaklar, Altanlar gibi her devrin adamları kaldı bahtına. Ne bahtı kara bir ülkeymiş bu Türkiye. Tıpkı GHK gibi... Kardeşim. Bu halk sen uçağına bir dolu haydut işadamını gezdiresin, bir dolu gazetecilikten nasipsiz kimseleri çocuk gezdirir gibi ülke ülke gezdiresin diye mi yüzde 47 oy verdi 2007’de AKP’ye? Allah için bir düşün... Bir ülke durup dururken faşist olmaz dostlarım. Sırtı kaşınan memleketlerin gazetecileri bünyelerini uçak çeperlerine benzettiklerinde ülke faşizme girmiştir zaten. Yahu sizin hiç sandalyeniz yok mu? Uçak türbülansa girse ne olacak o kafalarınızın hali? Bir şey olmaz diye mi düşünmektesiniz?
( Yeri gelmişken, biri şu Mehmet Altan’ın “Başka Yerde Yok” programında ayağıyla müziğe tempo tutunca, eliyle masaya neşe içinde vurunca ne kadar komik olduğunu anlatsın. Hele hele bir gün öce 7 asker şehit olmuş. Aynı gün 19 maden işçisi katledilmiş. Mehmet Altan beyimiz ekranda neredeyse göbek atacak. Kardeşim, biz bu yazıda da anlaşılacağı üzere geçim derdindeyiz. Memleketin büyük bölümü aş, iş ve can derdinde. Sen de bizim vergimizle TMSF elindeki Cine 5’te gençlik ateşi numaraları yapıyorsun. Yakışmıyor. Kalıbına yazık dedirtiyor. Bu muymuş “bu memleketin ayak numarasını bilen adam” dedirtiyorsun. Eski bir dosttan tavsiye sana. Halk, yanlışlıkla o programı izlese vallahi galeyana gelir ve yemin billah bir günde Üçüncü Cumhuriyeti bile kurar da senin numaran arada kaynar. Benden söylemesi. )
Sonra Star Gazetesi’ne bakıyorum. Bir anket yapmışlar. 2009’un en antipatik ismini soruyorlar okurlara. Seçenekler arasında Onur Öymen, Fazıl Say filan gibi AKP düşmanları ile üç beş magazin ismi var ama bir tane Mehmet Altan, Ergün Babahan ve Ahmet Kekeç yok. Hatta Salih Tuna ve Engin Ardıç bile yok. Sabırla bütün seçenekleri okumak zorundasınız. Valla bu kadar paraya zor bu iş değerli dostlarım. Şu üç günlük dünyada bu tür saçmalıklarla vakit harcayamam ben. Parayı veren düdüğü çalar. GHK’nın okur dostlarından hesabına yatan para ile daha fazla beste yapamayacağım. Yorgunum. Ve asıl önemlisi hayatımı kazanmak zorundayım.
Mesele bu kadar basittir. Kendinizi benim yerime koyun lütfen. Bu kadar paraya geri zekalı ve yoldan çıkmış gündemleri, hem de saptırılan ve yozlaştırılan gündemleri takip edecek bir GHK yok. Kusuruma bakmayın lütfen.
Yazıyı bırakmıyorum. Yazarlık sigara değil ki GHK yazarlığı bıraksın. Ara sıra yine yazacağım elbette. Gittiği yere kadar LeMan’da elbette görüşeceğiz zaman zaman. Fırsat buldukça kalemime hakim ve savcı olamadığım zamanlarda elbette diğer yayınlarda da yazacağım. Hatta yeni kitaplar da gelecektir umuyorum. Lakin beni en çok yoran ve gündem takibi derdiyle zamanımı çalan Medyalog’a en azından bir ara veya belki de esaslı bir son vermenin zamanı geldi. Biliyorum, Ankara’da sağcı devletimizden emekli olasıya kadar maaş alacağı garanti olan, hayatlarında iki damla işçilik yapmadıkları halde kendilerini solcu sosyalist akademisyen filan sanan iki tane akademikyen ile Tayyip Bey kardeşimden başka kimseler göbek atmayacak bu habere ama bazen göz yaşartan kararlar da alabilmeliyiz.
Maalesef, 2009 sonu itibariyle GHK’ya “Gel kardeş. Gel de bi süt sahlep içelim, olmadı Boğaz’da bi rakı-balık yapalım” diyen bir medya patronu yaratmamış Allah-ü Teala. Bu nedenle Ocak ayının ilk haftasından itibaren yeniden mühendislik dünyasının kaynar kazanlarına dalmaya karar verdi GHK.
Belki yeniden görüşeceğiz de. Yarın ne yazacağını veya ne yazmayacağını kendim de bilmiyorum. Lakin Hürriyet’te Kanat Atkaya’nın Fikret Ercan tarafından davet edildiği bir geyik gecesinin Fikret Ercan ve eşine methiyeler eşliğinde yazıldığı bir medyaya GHK yirmi beş gömlek fazladır dostlar. Neymiş efenim? Deer Night’mış. Geyik gecesiymiş. Siz alın o boynuzlarınızı da Nişantaşı barlarında geyik döndürmeye devam edin. Geyiği kapan Üsküdar’ı geçti haberiniz yok, Nişantaşı’na da varmak üzereler. Yahu memleket ne halde? Şunların keyiflerine bak. Meleklerin cinsiyetleri geyiğini mi çevireceksiniz? Hürriyet sayfaları bu kadar mı değersiz kardeşim! Fesüphanallah yarabbelalaemin!... Pazar pazar deli ettiler beni değerli dostlarım. Mazur görün öfkemi.
Böyle bir ülkede GHK yazsa ne olur, yazmasa ne olur dostlarım. Üzülecek bir şey yok. Bırakalım geyik yapsınlar Aydın Doğan çökertilirken, bırakınız Cumhurbaşkanları “havalar da soğudu” diyerek çarpıcı açıklamalarda bulunsun yalakalık sözcüğünü bile utandırarak gazeteci numarası yapan köftehorlar. Herkes hak ettiğini bulur dostlar. Medyalogsuz bir Türkiye isteniyor. O zaman onlara haklarını vermek gerek.
Herkese mutlu 10’lu yıllar... Şükür bitti 100 numaraya döndürülen sıfır sıfırlar... Bir devir biter. Başka bir devir başlar. GHK, sürpriz mühendisidir. Bir sürpriz mühendisinin yıllarca okurlarından maaş alan yazar olarak emekli olmasını bekleyemezsiniz. Bir yıl yeter de artar bile böyle bir unvan için. O halde time’s up! Sözün bittiği yere geldik. Bir röportaj olsaydı ve bana sorsaydınız, “son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?” diye. İşte yanıtım değerli dostlar.
Ne halin varsa gör, ey Türkiye!
THE END.

TSK'ya asimetrik destek

Thursday, December 24, 2009



Medyafaresi yazısıdır.


Ertuğrul Özkök ile Şamil Tayyar Arasındaki İrtifa Farkı ve Bülent Arınç'ın Suikast Parodisi Hakkında Bilinmeyenler



İSTANBUL İMZA GÜNÜ

Saturday, December 19, 2009



Degerli Dostlar,
20 Aralik Pazar günü İstanbul İmza Günü vardır. Saat, yer ve izahat asagidadir. Vakti olan dostlari beklerim.

Selamlar,
Gürkan Haydar Kılıçarslan

Time:
5:00pm - 8:00pm
Location:
Leman Kültür Kafe - İmam Adnan Sok. No:20 Beyoğlu/Taksim-İSTANBUL

LeMan yazarı Gürkan Haydar Kılıçarslan ( GHK ) Cadde Yayyınları'ndan çıkan "GÜÇSÜZLÜĞÜN iKTİDARI" adlı kitabını LeMan Kültür Kafe'de imzalayacak. Beylikdüzü Kitap Fuarı uzak diye gelemeyen ve yakın olsaydı vallahi billahi geleceğini beyan eden tüm okur dostlar davetlidir. Elbette bu etkinlik, dileyen, vakti olan okur dostlarımız için basit bir imza faaliyeti olmayıp aslen tanışma-buluşma-sohbet ve muhabbet maksatlidir. Aslinda bu etkinlik, hani şu bazı şirketlerin yaptığı bir çeşit yeni yıl partisi gibi de düşünülebilir.

GHK HÜRRİYET MEDYA TOWERS'I ZİYARET ETTİ

Thursday, December 17, 2009

16 Aralık 2009 günü tarihi bir gündür. GHK, bu tarihte Hürriyet Medya Towers'a bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Binanın 11. katına kadar çıkmıştır. Şık paltosu nedeniyle asansör ahalisi GHK'nın 11 nolu düğmeye basması karşısında GHK'yı derin derin süzmüşlerdir. Ne var ki, bütün aramalara rağmen Ertuğrul Özkök yerinde bulunamamıştır. Lakin GHK, Eyüp Can ile tanışmış, bir müddet sohbet etmiş ve kendisine "Güçsüzlüğün İktidarı"nı takdim etmiştir. Aynı kitap, Serdar Turgut'a inat GHK'nın en sevdiği yazarlardan olan Sedat Ergin'e de iletilmiştir. GHK, Hürriyet'in 2. katında yaşanan haber koşturmasına tanık olmuş ve değerli dostlar edinmiştir. Öte yandan Hürriyet'in halk tabanlı yemekhanesinde çıkan yemeğin pasta dışında GHK'yı hayal kırıklığına uğrattığını itiraf etmek gerek. Ayrıca bu haftanın LeMan dergisini Hürriyet binası içerisinde satın alan GHK, gazete içerisinde kolunun altında LeMan dergisiyle dolaşmanın keyfini sürmüştür. Gazete standında yeniHarman görülmemiştir. Bunun nedeninin tükenmiş olması sanılmaktadır. GHK, misafirperverliği nedeniyle Hürriyet'e teşekkür eder.

BANA MUHATABINI SÖYLE - LEMAN


LEMAN – EMPATİZAN – 14.12.2009
Gürkan Haydar Kılıçarslan
populistus@yahoo.com

BANA MUHATABINI SÖYLE

Bazen düşünüyorum. Ben deli miyim diye? Neden başkaları gibi değilim? Neden gördüğüm bir televizyon veya gazete haberi karşısında ortalamanın dışında düşünüyorum? Neden büyük çoğunluk gibi tabağıma konulan ile yetinmiyorum? Neden sağcı politikacılar gibi karşılaştığım bütün sosyal sorunlar karşısında çaresiz hissetmiyorum kendimi? Neden kendini liberal sananlar gibi karşılaştığım bütün sosyal sorunlar karşısında sorumsuz hissetmiyorum kendimi? Onlar gibi olabilsem, şimdiye dek okurlarım dışında bana tek kuruş para kazandırmamış eleştirel düşüncenin bana sağladığı huzur ve güvenden mahrum kalacağım ama büyük olasılıkla ben de salt kendimi düşünerek bir yerlerden hatırı sayılır bir geçim kapısı bulacağım.
Neden ekranlarda polislere taş atan Kürt çocukları gördüğüm zaman Kürt sorununu ben çözebiliyorum da on yıllardır kafamızı ütüleyen sözde liberaller ve sağcı politikacılar çözemiyorlar bir türlü? Neden ben de gemisini kurtaran kaptan kuşağından bir tayfa olmayı seçmiyorum da batmak üzere olan gemileri kurtarmaya çalışan Carpathia’nın kaptanı olmayı seçiyorum?
Çocuklara soruyor polisler. Kameralar çekiyor. Çocuklara neden taş attıkları soruluyor. Çocuklar birilerinin kendilerine para verdiğini söylüyorlar. Para için polislere taş attıklarını ifade ediyorlar. Medya, aklı sıra bir gerçeği ortaya çıkarıyor. Aslında yaptıkları yine bir çeşit manipülasyon oluyor. Polisler kameraları çağırıyor. Bakın diyorlar. Bu çocuklar kandırılmış demek istiyorlar. Bu gerçekleri 70 milyon öğrensin diye çırpınıyorlar. Haberin ardından ortalama bir vatandaş o çocuklara kızıyor. O çocuklara para verenlere kızıyor. Kimisinin öfkelenmesi isteniyor. O Kürt çocuklarına para verenlerin satırlarla, baltalarla kovalanması isteniyor. Her zaman olduğu gibi gerçeklerin üzeri çalı çırpı ile, toz toprak ile, taş ve molozla kapatılmak isteniyor. Akıllarına bu haberi GHK’nın izleyeceği gelmiyor.
Sistem ve bir numaralı aygıtı olan medya, çözümün kıyısında piknik yapıyor ama ayaklarını çözümde ıslatmak akıllarına gelmiyor. Gelse bile yüzme bilmedikleri için çözüme dalmak istemiyorlar. Çünkü bu ülkede “sabır” denen sözcük en fazla bir sinir nidası olarak “ya sabır” çekildiğinde ya da bilmem kaç bin kere okursan cennette devre mülk sahibi olursun vaatleri yüzünden halk arasında hak ile beraber olmayı unutmuşların dilinde bir aksesuar olmuş. İçi boşalmış. Kıymeti, her gün çöpe atılan bir sözcük olmuş. Doğru veya yanlış. Yalın bir doğru ya da maksatlı bir gerçek. Kürt sorununun çözümünü ekranlarda sümüklü bir çocuk söyledi geçenlerde. Nice siyasetçilerin, akademisyenlerin, nice kendinden menkul açılım aydınlarının akıl edemediğini polislere taş atan bir Kürt çocuğu söyledi. “Bize taş atmamız için para verildi” diyor Kürt çocuk. Sonra Adana valisi ne dedi? ‘Yaramazlık yapmaya devam ederlerse alırız bu çocukları ailelerinden’ dedi. Tam da sağcı ve buyurgan bir devletten beklenecek yeni bir açılım önerisi geldi. Çözemediği sorunlara karşı ellerinden yasa çıkarmaktan başka bir şey gelmeyenler şaşırtmadı bizi.
İşin adını koyalım artık. Kürt sorununu bir sağcının, bir sözde serbest piyasa ekonomisi savunucusunun, bir yeni dünya düzeni sevicisinin, bir Neo-Osmanlı pişekarının, bir Gülen cemaatçisinin, bir AKP iktidarının, bir liberalin çözmesini beklemek, bir kanser hastasını bir avukatın tedavi etmesini beklemek kadar salakçadır. Avukat, en fazla kanser hastasının vasiyetini düzenler. Ölümcül bir hastalığa yakalanmış bir kimse, ancak gerçek doktorların elinde sağlığına kavuşabilir. Eski sağlığına kavuşamasa bile en azından hayat kalitesi düzenlenebilir. Üç gün yaşayacağına üç yıl daha yaşar. Kaldı ki, teşbihte hata olmaz, ölümcül bir hastalığa yakalanmış olan tek konumuz Kürt sorunu değildir. İçinden ekonomi çıkartılmış bütün sorunlarımız ölümcül bir hastalık gibidir. Oysa bütün sorunların temelinde ekonomi yattığını hatırladığınız zaman size kanser gibi görünen hastalığın en fazla bir reflü veya ülser olduğunu anlarsınız. Peki size kim unutturdu ekonomiyi? Elbette sadece kimlik siyasetleri ile kafamızı ütüleyen liberal küresel düzen ile onun fış fış kayıkçı arkadaşı dinden bihaber dinci ideolojiler. Karnı tok olan bir çocuk iki tane Kürtçe televizyon için polise taş atar mı kardeşim? Ya da Apo’nun pencere ebatları için hangi çocuk, polis panzerleri ile aşık atar?
Birilerinden para aldığı için size taş atan çocuğun bir daha size taş atmaması için ne yaparsınız? Kulağını çekip, nasihat edip, hapse tıkıp, ailelerinden mi kopartır mısınız? E zaten on yıllardır sağcı iktidarların zulmünde yaşayan devletimizin aklına başka bir akıl gelmiş değil. Bana bunları söylemeyin. Yeni bir şeyler söyleyin. Siz bu sorunun cevabını düşünedurun. Cevabı bulmanıza yardım edecek başka bir ekran görüntüsüne geçelim.
Kanal 7 denk gelmiş zap jimnastiği yaparken. Haberde Enerji Bakanı’nın ne kadar örnek bir bakan olduğu anlatılıyor. “Grizu patlamasında öldürülen” 19 emekçiden birinin cenazesine katılan Enerji Bakanı gösteriliyor. Çalışma Bakanı da var. İslam dinini sıklıkla referans olarak kullandıkları için dış dünya tarafından İslamcı olarak kabul edilen AKP bakanları, sanki önceki görevlerini yerine getirmişler gibi son görevlerini yerine getiriyorlar. 70 milyon sözde Müslüman olarak hep beraber öldürdüğümüz o 19 candan birinin cenaze töreninde cenaze namazı kılıyor sorumlu bakanlar. Belki Ahmet Arsan bir gün çok lazımmış gibi Hürriyet okurlarına öğretecektir. Ben ondan önce öğreteyim. Cenaze namazı farz-ı kifayedir. Herkesin katılmasına gerek olmayan bir farzdır. Birkaç Müslüman’ın kılması yeterlidir. AKP bakanları da geri kalan 70 milyonu temsil ederek katılmışlar namaza. Kanal 7’yi izleyen nice sözde Müslüman da haberlerin sıklıkla ifade ettiği üzere “grizu patlamasında hayatını kaybedenlere” rahmet diliyor, Fatiha okuyor, en azından üzülüyor ve belki tam da yemek saatinde karşısına çıkan bu haber karşısında kanal değiştiriyor. Peki bu haberi izleyen GHK’nın eleştirel düşüncesi nasıl işliyor?
Aklı iyi kötü başında olan ama Müslüman olmayan bir Batılı ülke olsaydık o iki bakanın da orada namaz kılmak yerine istifa etmiş olmaları gerekti sayın seyirciler. Ama bizim aklımız başımızda pek değil. Sosyal bir şizofreni alevlenmesi yaşıyoruz cümleten. Batılı da değiliz. Müslüman olduğumuzu iddia ediyoruz. O yüzden bizim ülkede istifa etmesi gereken sorumlular cenaze namazlarına katılıyorlar. Hatta ileri gidip tabuta omuz atan bakanlar da var. Sonra Engin Ardıç kendini Yılmaz Özdil’den akıllı sanıyor ve diyor ki, “Bakanların Tokat’ta ne işi olacak? Elbette yurtdışında ülke ülke gezecek Başbakan, Cumhurbaşkanı ve bakanlar” diyor. Kendisi liberalin önde gideni olduğu için hepimize alemin sırlarını öğretecek alimallah. Sadece “Nerede devlet?” diye soran Yılmaz Özdil’den değil, Maşallah hepimizden akıllı olduğu için, dünyanın süper gücü olabilmek için bütün devlet zevatının ülke ülke gezmesini eleştirenlere “bu çağda bu kafa” diye kafa atıyor. Kendini hala İnterstar günlerinde, 90’lı yılların dolçe vita günlerinde sanıyor. Dünya alem ne durumda haberi yok, hepimize “bu çağda bu kafa, ya sabır” dedirtiyor.
600 – 800 lira gibi bir ücretle yeraltına inen Türkiye işçilerinin hayatı, geçen yüzyıllarda ABD’deki kölelik düzeninde yaşayan zencilerin hayatından bile daha zor ve acımasızdır. Hiçbir iş güvenliğinin uygulanmadığı bir liberal serbest piyasa şirketinde çalışan o işçilerin hayatı, Cahiliye devrindeki zengin Mekkelilerin kölelerinin hayatlarından daha ümitsizdir. Çünkü geçmiş yüzyılların kölelik rejimlerinde kölelerin bütün yaşam giderleri, bizzat sahipleri tarafından karşılanırdı. Barınma, yeme, içme başta olmak üzere tüm giderleri kölelerin sahipleri karşılardı. Oysa Türkiye gibi yüzde 99’un kendisini Müslüman sandığı bir ülkede özgürlüğün bedeli hayatta kalabilme masraflarını karşılamaktan çok uzaktır. 4 kişilik bir aile için açlık sınırı 900 lira, yoksulluk sınırı 2.400 liradır. Sırf aklını yitirmemişlere yazı yazabilmek için mühendislik yapmayarak okumakta olduğunuz şu yazıları yazan GHK’nın da içinde bulunduğu sayıları milyonlar ile ifade edilen bazı Müslümanlar, Cahiliye devrinde Ebu Cehil’in kölesi olsalardı inanın daha rahat yaşayacaklar ve hem de köle oldukları için Cuma namazlarından da muaf olacaklardı. Peki kendini Müslüman sanan toplum ne yapıyor? Millet, Kurban bayramında kurban kesip vicdanlarını kırmızıya boyuyor. Kimileri Hacda ölebilmek için birbirleriyle yarışıyor. En sonunda bir zamanlar deli gibi yakındıkları YÖK’ü ulemaya çevirmiş sözde İslamcı bir iktidar, Müslüman bir Cumhurbaşkanı seçmekle yetinmeyip yargıyı ve medyayı da Müslüman yapma aşkıyla kıvranıyor. Açlık ve yoksulluk sınırı altında yaşayan Müslüman Türkler ve Kürtler ise bu samimiyetsizlik adisyonunun hesabını tutuyorlar.
Küresel liberal kapitalizm, komşular açken tok yatan bizden değildir diyecek kadar sosyal olan bir dinle Lego oynamaktadır. Liberaller ve AKP de bu legonun parçalarıdır. 19 maden işçisi hayatlarını kaybetmediler. Onlar da tıpkı Tokat’taki 7 can gibi öldürüldüler. Hepimiz öldürdük. Hepimiz katiliz. AKP çıkarları olmadığı zaman ortalıkta asla göremeyeceğiniz ve gerçek yüzlerini Türkiye’de ilk defa GHK’nın yazdığı Genç Siviller için 7 askeri karanlık güçler öldürdü. PKK, onlara ıslak imzalı, noter onaylı en hakiki belgeyi de gönderse onlar da tıpkı yandaş cemaat medyası gibi bu fikirden vazgeçmezler. Hatta bir de Kürt Ergenekonu icat edip entelektüel dünyalarını şizofreni bataklığına sürükleyebilirler. Onlar için 19 emekçi bir grizu patlamasında kaza ile ölmüşlerdir. 19 maden işçisinin neden öldürüldüğünü anlamayanlardan Kürt sorununu çözmelerini bekleyemezsiniz. Onlar için bütün kötülüklerin anası yalnızca AKP düşmanı olan Ergenekon’dur. Kürt sorunu bile zaten Ergenekon yüzünden vardır.
Kimse kusura bakmasın. Günde bilmem kaç kilo kömür çıkartmayanlara yevmiye vermeyen bir şirketin gönül rahatlığıyla bulunduğu bir ülkenin Müslümanlığı tartışmalıdır. 600- 800 lira maaşla o zifiri madenlerde ölümcül şartlarda çalışan işçilerin olduğu ülkeye İslam ülkesi demek, İslam’a hakarettir. Danimarka karikatürleri ve İsviçre minarelerinde hakaret arayanlar, seyyah gibi dünya dolaşıp Engin Ardıç’ı memnun edeceklerine, arta kalan zamanlarda neden sık sık bakanı oldukları insanların cenaze namazı kıldıklarını sorgulasınlar. İstifanın bir çeşit tövbe olduğunu neden unuttuklarını araştırsınlar. Cahiliye devri kölelerinden daha kötü şartlarda yaşatılan ve öldürülen din kardeşlerini umursamayan bir ülkenin ve bu korkunç dramın baş sorumlusu olan iktidarın ciddi bir din açılımına ihtiyacı vardır. İslam dininin en büyük düşmanının liberal vahşi kapitalist düzen olduğunu anlatacak alimlere gereksinme vardır. Bırakınız Müslüman bir ülkeyi, küffar Kanada’da madencilik gibi zor işleri herkes yapamadığı için böyle işlerde çalışan işçiler servet kazanırlar. Sakın bana “iyi ama orası Kanada” palavrası atmayın. Yıllarca yaşadım orada ben. Bana yutturamazsınız. Hem sonra övünmeyi de pek iyi biliyorsunuz, yok dünyanın 17. büyük ekonomisiyiz, yok Avrupa’nın bilmem kaçıncı muhteşem ülkesiymişiz, yok bölgesel güç olmuşuz, yok Neo-Osmanlıymış. Kardeşim, 19 işçinin pisi pisine öldüğü bir ülkeden bir cacık olmaz. GSMH listelerinde Wal-Mart ve Ford ile yarışırsan Enerji ve Çalışma bakanları cenaze namazlarına katılmaktan Engin Ardıç seyahatlerine çıkacak vakit bulamazlar. Herkes şunu sormalı. Bir Enerji ve Çalışma bakanının maden işçilerinin cenazesinde ne işi vardır? Marifet, ülke ülke dolaşmaktı hani. Bunu da anlatsana ey cemaat-i Müslimin medyası!.
Böyle Müslümanlık olmaz kardeşim. Bıraktık Irak’ta ölen milyonları, kendi komşularımız aç kalmaya bile fırsat kalmadan ölüyorlar. Ondan sonra katsayı zulmü, türban zulmü diye siyasi şovlar düzenleniyor. Hz. Ömer, en küçük bir haksızlığa neden olma korkusuyla geceleri uyuyamazdı. Bizimkiler, Bülent Arınç’ın artık hepimizin içini kıyan gereksiz göz yaşı şovlarıyla idare ediyorlar.
Peki ya Kürt sorununun çözümü nasıl olacak? 19 Maden emekçisi ve polislere taş atan çocuklar bile size anlatamadıysa en kısa zamanda GHK anlatacak size. Şimdilik bir hafta şu gerçek ile idare edin. Demokratik açılımın muhatabı halktır. O çocuklardır. Tıpkı Enerji ve Çalışma Bakanları’nın bir zamanlar muhatabı olan o 19 can kardeşimiz gibi.

ISTANBUL İMZA GUNU - FANZİNCİLER VE OKURYAZARLAR TOPLANTISI - 2010 PARTİSİ


20 Aralık 2009 Pazar günü saat 3-5 arasında Fanzinciler ve genç yazar arkadaşları söyleşmek üzere Beyoğlu Leman Kültür’e bekliyorum. Aynı gün saat 5-8 arasında ise “Güçsüzlüğün İktidarı” adlı kitabımın İstanbul İmza Günü olacaktır. Beylikdüzü kitap fuarı pek uzak diye gelemeyen ve şehrin orta yerinde bir imza günü isteyen değerli okur dostlara duyurulur. Elbette GHK’nın imza günü basit bir imza işi olmayıp vakti olan okur dostlarla tanışma, buluşma, sohbet ve muhabbete bir vesiledir. Hatta gidici olan 2009’a güle güle diyerek 2010’a merhaba partisi gibi de düşünebiliriz. Büyük şirketler yeni yıl partisi yaparlar. Son iki yıldır yemiyor. Tasarruf olsun diye pek yapmıyorlar. Ekonomi düzeliyor palavralarına inanmayın. Gelin. Hep beraber liberal vahşi kapitalist düzenin çöküşünü kutlayalım.

GHK, MİLLİYET'TE MELİH AŞIK'IN KÖŞESİNDE

Saturday, December 12, 2009

GHK, Milliyet'te Melih Aşık'ın köşesinde.

Durgun Saat başlıklı yazısında Taraf muhabiri Baransu'nun aldığı ödülü yorumladı.

http://www.milliyet .com.tr/Yazar. aspx?aType= YazarDetay&ArticleID=1172893&AuthorID=59&Date=12.12.2009&ver=36

MEDYAFARESİ'NDE MEDYAKEDİSİ


Degerli Dostlar

yeniHarman, Leman, Birgün derken şimdi Medyafaresi de katıldı GHK'nin yazi ailesine. Bu gidişle en sonunda önce duvarlara sonra da suya yazacağımı ummaktayım.

Medyakedisi yazıları medyanın en çok takip edilen internet sitelerinden olan Medyafaresi'nde başladı. GHK, daha fazla ısrarlara dayanamayarak bu işe start verdi. Ortalama haftada bir olmak uzere medyakedisi medyafaresi'nde oynayacak. İşe Taraf ve "yılın gazetecisi" Mehmet Baransu ile başlandı.

YILIN SKANDAL ÖDÜLÜ! - HÜRRİYET NEREDE? - MİKROP KIRAN VALİ İLE KOMPLO TEORİSYENİ BAŞBAKAN - KEDİDİR KEDİ!
hepsi Medyakedisi'nde.

http://www.medyafaresi.com/haber/33358/medya-medyanin-aykiri-sesi-gurkan-haydar-kilicarslan-medyafaresinde.html

MİKROP KIRAN

Friday, December 11, 2009


İstanbul Valisi Muammer Güler kar bekliyormuş. Böylece "mikropların kırılmasını" umuyormuş. Ey güzel Allahım. Her şehre baht dağıtırken keşke İstanbul için bu kadar özenmeseydin. Belli ki İstanbul kredisini coğrafya ile tüketmiş. Ve bahtına mikropları kıracak valiler, Tokat saldırısını PKK'nın üstlenmesine üzülen belediye başkanları kalmış. Fesüphanallah!

SOSYAL ŞİZOFRENİ

Tuesday, December 8, 2009




GHK'dan son Medyalog yazısı.
Gözlüğe veya büyüteçe ihtiyaç duymadan okunabilecek, GHK'DAN SON YENİHARMAN MEDYALOG YAZISI...


YENİ HARMAN – ARALIK 2009-12-01
MEDYALOG - GÜRKAN HAYDAR KILIÇARSLAN
populistus@yahoo.com

SOSYAL ŞİZOFRENİ

Üniversite yıllarımda ben de pek çok öğrenci gibi evde kaldım. Aslında ilk birkaç yıl yurtta kaldım. Ne var ki, yatılı geçen lise yaşantısından sonra yurt yaşamı daha fazla süremezdi ve kısıtlı bütçeme aldırmadan eve çıkma kararı aldım. Ailemden gelen para kitaplara, heavy metal tutkuma ve sinemaya bile yetmiyordu. Özel ders veriyordum. Eve çıkacak kadar para kazanıyordum. Sonunda eve çıktım ve bu sayede lise ve yurtta edindiğim dostlarımdan sonra en has dostlarımla tanıştım.
Onlardan ikisi halen görüştüğüm en sıkı dostlarımdır. Şu anda bir akademisyen olan Fikri, Bezgin Bekir’in ete kemiğe bürünmüş haliydi ve halen de öyledir. Sözgelimi yazılarımı her nasılsa okur, beğenir ama yıllardan beri bırakınız telefonu, bir e-posta bile göndermez bana. Eminim, henüz zahmet edip kitabımı bile almamıştır. Onunla senede bir kez filan görüşebiliyorum yıllardır. Elbette arayan ben oluyorum. Biz üç kafadarın kaldığı eve Limon’u ve Leman’ı getirip Fikri’nin karikatürlerine gülmemizi sağlayan ise, halen Afganistan’da çalışan Aykut’tur. Ben ve Aykut, birimiz Kanada, diğerimiz Afganistan’da olsak bile bir yolunu bulup Ankara’da görüştük hep. Bana “bak Nihat Genç diye biri yazmaya başlamış Leman’da. Çok sıkı yazıyor oğlum. Senin gibi gürleyerek yazıyor. Okusana ulan!” diyen Aykut oldu yıllar önce. Olaya bakın dostlarım. Sene 90’ların başları. Gökyüzü dergisi sayılmaz ise, o günlerde kareli bir deftere yazılan günlük sayfalarından başka yazıları hiçbir yerde çıkmayan GHK’nın yeryüzündeki toplam 3 okurundan biri olan dostum Aykut, GHK’ya böylesine absürt bir cümle söylüyordu. Fakat siz GHK’daki küstahlığa bakın şimdi. Önceleri, “ya kimmiş bu Nihat Genç? Ne marifeti varmış ki Leman’da yazıyormuş?” diye burun kıvırmıştım. Hatta bugün GHK yazılarını bilmeyenlerin yaşadığı hissiyatı Nihat Genç yazısı karşısında ben de hissetmiştim. “Ulan o kadar zamanımız mı var? Bu kadar uzun, küçücük puntolar. Kim okuyacak bu Nihat Genç’i şimdi? Nereden çıktı bu adam?” diyordum. Derken bir gün “bol zamanım” olmuş olmalıydı ki, okumaya başladım ve günlük gazetelerde olmayan bir hissiyatı yaşadım. Gazetelerde kısacık yazılarda canımı sıkan nice kelleye inat, Nihat Genç’i bir çırpıda okumuştum. Birkaç başka yazara karşı da okumadan önce küstahlık ettiğimi hatırlıyorum. Hepsinde de Aykut ve Fikri karşıma geçip dalga geçmişlerdi benimle. Taa 90’lı yılların başlarında elindeki Leman’ı önüme atıp “Bir gün sen de burada yazacaksın” diyen ilk ve tek kişidir dostum Aykut. Öteki ev arkadaşım Fikri ise umursamazdı pek. “Nerede yazarsan yaz, yeter ki kalem hışırtınla, daktilo tıkırtınla beni rahatsız etme. Hatta sen bence benim gibi şöyle bi köşeye geç, otur, sesiz sedasız oku ve düşün. Şimdilik kafanda yaz. Yaşın kırka yaklaşınca hem bilgisayarlar gelişmiş olur ve ucuzlar. Alırsın bi tane. Tak tak yazmazsın da tıkıdı tıkıdı yazarsın. Üstelik biz de aynı evde olmayız o zaman. Kafam da şişmemiş olur. Bence bekle sen biraz.” derdi o.
20’li yaşların başlarında bir genç için 20 yıl beklemek olanaksız gibidir. Düşünsenize. Yaşadığınız kadar yaşamanız bekleniyor sizden. Aslında doğum ve doğum sonrası birkaç yılın anımsanmaması yüzünden o ana dek geçmiş 20 küsur yıl sanki yüzyıllar mertebesinde uzun geliyor insana. Yüzyıllardır yaşamış gibisiniz ama ortada bir bok yok. Gençlik isyanı budur işte. Bozuluyorsunuz elbette. Sizin için geçen 20 küsur yılın her biri hayatınızın 20’de biri ediyor. O yüzden sizin için geçen her sene, 40 yaşındaki bir kimseye göre çok ama çok uzun görünüyor. Öyle ya. Şu anda 2009 senesi benim hayatımın 40’ta biri iken, 20 yaşındaki bir genç için bu yıl onun hayatının 20’de biri. Hani hep söylenir ve hissederiz ya. Zaman hızlı geçiyor. İşte budur nedeni. Elbette yaşlandıkça zaman hızlı geçiyor. Çünkü hayatımızı böldüğümüz senelerin payı küçülüyor. Korkarım 2009 yılı, yaşı 80 olan bir kimse için bana göre en az 2 kat hızlı geçmiş olmalı. Yaşı 20 olan genç dostlarım için 2009 senesi, benim 2009 senemden 1 yıl daha uzun geçmiş gibi olmalı.
Fakat, Fikri’nin de yaşı o zamanlar 20’lerdeydi. Fikri, Bezgin Bekir gibi yaşadığı için onun için geçen zaman her sene aynı mertebede olmalıydı. Zamanın uzaması, genleşmesi, kısalması gibi Rölativite hadiseleri Fikri’nin dünyasında yoktu. Aslında mutlak olmayan zaman, Fikri için mutlaktı muhtemelen. O yüzden bana gönül rahatlığıyla “20 sene bekle” diyordu. Bense “Manyak mısın oğlum?” derdim. Önümde kutsal bir totem gibi duran daktilonun tuşlarına hırsla vurup “Ben bu daktiloyu oyun yazma yarışmasında kazandım arkadaş. Bu daktilodan en az 10 kitap çıkacak 40 yaşına kadar” diye isyan ederdim. Nitekim o yıllarda bilgisayar klavyesi bile görmüş değildik neredeyse. Ertesi sabah Makine Dinamiği gibi en kazık derslerden birinin vizesi varken ben öykü yazar, günce yazar, gece yarıları kalem hışırtısı ve daktilo gürültüsü ile kafalarını ütülerdim ikisinin de.
Windows 95 bile çıkmamıştı henüz. Microsoft’un harıl harıl çalıştığı yıllardı o yıllar. Windows 3.1 çağıydı. “Bilgisayar laboratuarımız” vardı okulda. Üniversitede çok meraklı arkadaşlardan bize sıra gelmiyordu kullanmaya. Elimize, kızların elleri bile değmiş ama bilgisayar tuşları ve fareler değmemişti hala. İşin komik yanı, hepimize Fortran 4, Basic gibi bugün için antik değeri bile olmayan bilgisayar programları öğretiyorlardı. Çocukken Commodore 64 ve Atari oynamış şanslı arkadaşlarımızın omuzlarının arkasından görebildiğimiz bilgisayarlara program yazmamız isteniyordu. Mecburen ezberliyorduk o lanet şeyleri. 90’ların başlarıydı. Hepimizin kafası, tıpkı eski gençler ve şimdiki gençler gibi bozuktu. Hem kendimize hem de memlekete dert yanıyorduk. O zamanlar Kemancı, yanmamış Galata köprüsünün altındaydı. Ahmet Kaya çalınırdı orada, metal değil. Küçümserdik Ahmet Kaya’yı. Çünkü bize arabesk gelirdi. Kemancı yerine Yeni Türkü, Ezginin Günlüğü, Grup Yorum çalınan başka mekanlara takılırdık. Rock barlar bile yoktu o zamanlar. İstanbul Sinema Festivali geldi mi okul, aile her şey unutulur ve o sinemadan bu sinemaya başı kesilmiş tavuklar gibi koştururduk. Tarkovski, o zamanlar şimdilerde kendilerini İslamcı sanan gençlerin değildi. Düpedüz solcu ve demokrat gençlerin malıydı. Turgut Özal Cumhurbaşkanıydı. Süleyman Demirel hırsından deli divane dönüyordu. Liberaller şimdiki gibi şımarık cesaret küpü değillerdi. Liderleri de bugünlerde hırsından sakallarını yiyen Ahmet Altan değildi. Ahmet Altan o zamanlar erotizmi aşk sanıp pazarlamakla meşguldü. 90’lı yılların en liberal lideri şüphesiz Ertuğrul Özkök’tü. Eski solcu Ertuğrul Özkök olmasa bugünlerde Hürriyet’i ele geçirmeye çalışan çakma yumurcakların tamamı yeni çıkmaya başlayan Zaman Gazetesi’nde yerleri süpüreceklerdi. Ekrem Dumanlı, bir gazete bayisinden daha fazla medya dünyası ile ilgili değildi. Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan, Necmettin Erbakan üflese cin çarpmışa dönecek haldeydiler o günlerde. Cem Yılmaz bile henüz ortaya çıkmamış, gülebilmek için mesaj kaygısı aranan zamanlardı.
Berlin Duvarı filan yeni yıkılmış sayılırdı. Sanki dünya üzerinde sömürü kalmamış ve yeryüzüne adalet gelmiş gibi ne kadar liberal teneke varsa, güneş tutulmuş gibi birileri tarafından “tam tam” çalınıyor ve solcu ruhlar kovalanmaya çalışılıyordu. Kırk yıllık Pink Floyd’un “Duvar” şarkısı, grupla mahkemelik olan Roger Waters tarafından duvarın yıkılışı adına Berlin’de Cindy Lauper’ın 90’ların yavşaklığını müjdeleyen çığlığıyla bütün kuşakların hafızalarından çalınmış ve oracıkta söylenmişti. İlk gençlik yıllarımızın Pink Floyd’unun bir pizza sosuna dönüp yıkılan duvar dilimlerine nağme olmasına sinirleniyorduk hepimiz. Gerçi Berlin Duvarı’nın ortadan kalkmasına da seviniyorduk elbette. Ama bu işte bir terslik olduğunu da gayet iyi biliyorduk. Dünyada estirilen bayram havasının gerçekte özgürlük bayramı kutlaması olmadığından emindik. Bu bayramın olsa olsa liberal kapitalist dünyanın eğreti bir zafer kutlaması olduğundan yana zerre şüphemiz yoktu. Ama solda bulunan kimi fraksiyoner arkadaşlarımız gibi alnımıza karalar bağlayıp okul kantinlerinde ağıtlar yakmıyorduk. Üstelik ben pek umutluydum. Daha birkaç sene önce Einstein fiziğini yalayıp yutmuş ve zamanın izafiyeti hakkında kitap yazacak olgunluğa o yaşta ulaşmıştım. Adaleti sadece kendi hayatımın bir aksesuarı olarak görmüyordum ve insanlığın macerası yanında kendi yaşamımın bir göz kırpması kadar kısa olduğunun farkındaydım. Dolayısıyla, kendi yaşantımda sürünecek olsam da eninde sonunda dünyaya hakim olabilecek barış dolu, özgür, adil bir sosyal düzenin yeşermesi için o yıllarda yaşadığımız tüm hadiseleri deterministik bir olgunlukla karşılayacak kadar da bilgeleşmiştim. Her ne kadar kendi yazarlığım konusunda sabırsız olsam da, dünyanın kaderi hakkında Eyüp peygamber kadar sabırlıydım. Daha 1990’ların başlarında, önümüzde en az 10-15 yıl sürecek sahte bir Dolce Vita çağı olduğunu seziyordum. Bu yüzden kendi yazarlığımı 11 Eylül’e dek bir derin dondurucuya atacağımı tahmin edebiliyordum. GHK’nın yuppiler çağında yazacak olmasının bir gereği yoktu. GHK zamanını beklemek zorundaydı. Her ne kadar sayısal olarak hepimize bir bilim kurgu gibi görünse de 2000’li yılların ilk 10 senesinin ortalarına doğru Dolce Vita çağının sona ereceğini öngörüyor ve böylece 2010’lu yıllarda yeşerecek gerçek solun tohumlarının 90’lı yıllarda atıldığını daha o yaşta söylüyor ve hatta günlüğüme yazıyordum. 2020’lere kalmadan liberal kapitalist dünyanın iflas edeceğini o yaşta, taa 1990’da öngörmüştüm. Yiğit Bulut’un kendi egosuna oyuncak ettiği Habertürk TV’deki gibi “küresel krizi Türkiye’de ilk defa yazan adam” saçmalığı değildi benim durumum. Basbayağı aynen şöyle yazdım. “İşte şimdi kapitalizmin defterinin dürüleceği süreç başladı. Çok sürmez. 15-20 sene sonra çöküş sürecine girer bu sistem”.
Stalinizm başta olmak üzere ne kadar otoriter ve totaliter dünya düzeni varsa onlara ne lanetler yazdığımı ( bazen çok sinirlenip tam tersine Stalinizm’e övgüler sıraladığımı), ev arkadaşım Aykut benden habersiz gizli gizli okuduğu günlüklerimde okumuştu. Günlüklerimi okuduktan sonra bana karşı olan dostluğu inanılmaz derecede değişmiş ve işin doğrusu dostluğumuz bir ömür boyu sürecek olgunluğa erişmişti. Ne var ki, bir iki sene sonra günlük yazmaya son vermeme yol açan en önemli nedenin de bizzat kendisi olduğunu itiraf etmeliyim. Elbette yine de haksızlık yapmayalım ve tek sorumlu olarak Aykut’u görmeyelim. Ortaokulda başladığım günlük yazma işinin bir süre sonra çığırdan çıkıp aklımı başımdan almaya başlaması da önemli bir etkendi. Otomatik yazardım ben. Çok hızlı yazdığım halde kalemim düşüncelerimin hızına ulaşamadığı için ben de kontrolü elime bırakıp aklıma gelen makul veya abuk sabuk her şeyi kağıtlara döküyordum. Bir süre sonra bu işten ürkmeye başladım. Çünkü bazen bir sayfa uzunluğunda bir cümle yazıyordum. İşin enteresan yanı, o cümleler hatalı olmuyor, basbayağı mantıksal olarak doğru önermelerde bulunuyordum. Ancak, yazan kişi olarak ben dahi anlamak için kırk takla atıyordum. Garipti. O cümleleri normal bir insanın kurup söylemesine olanak yoktu. Konuşmalarımda o cümleleri asla söyleyemezdim. Söylemeye de utanırdım. Bir şişe şarap içsem bile o cümlelerin onda birini konuşamazdım. Lakin kolaylıkla yazıyordum. Korkutucu olmaya başlamıştı kendim. Kendim, kendimden korkuyordu. Kendimden şüphelenmeye başladım bir ara hatta. O yazıları kendimin yazmadığına inanıp, başka bir “şeyin” beni ele geçirip yazıyor olmasından şüphelenemeye başlamıştım. Kötü ruhlar yahut cinler tarafından mı işgal edilmiştim yoksa? Gerçi o sıralar sapıma kadar diyalektik materyalizmin doruklarındaydım ve şarabın ruhundan başka tanıdığım başka bir ruh yoktu ama yine de derinlerde uyuyan metafizik aslanın kafesine de her an girebilirdim. Bıraktım cini, ruhu, yoksa bir çeşit şizofreni vakası mıydım diye korktuğum dönemler bile oldu hatta. Kendi kendime yarattığım bir korku filminin içine düşmüştüm. Üstelik, o zamanlar şimdiki gibi neşeli satırlar filan çıkmıyordu kalemimden. Okuduğunuzda hayatınızın geri kalanını en yakın dostlarınıza geri ödemesi olmayan bir borç olarak verebileceğiniz satırları gözümü kırpmadan yazıyordum. Aşık olmak yerine kanser olmayı tercih edeceğiniz şiirler, daha doğrusu şiir olduğundan haberi olmayan düpedüz satırlar yazıyordum bazen ( Demek ki olay kalemdeymiş. Ne zaman klavyeye geçtim. Vallahi yazılarıma neşe geldi dostlarım. ).
Bir acayip günlerdi. Aşık oluyordum, misal. Mayıs günlerinde sokaklarda, okul koridorlarında aşk kovalamak yerine iğrenç bir sigara dumanına batmış yurt veya ev odalarında kağıdın kalemin başına geçiyor, daha doğrusu kağıt ve kalemin tutsağı oluyor, yazıyor da yazıyordum. Sanki yazarak aşık maşuka kavuşurmuş gibi gece gündüz yazıyordum. Her sayfanın beni aşka götürecek bir kayık olduğunu sanıyor, kürek diye kalem kullanıyordum. Kendi içimde yarattığım koskoca bir okyanusta kaybolmuştum ve kopan fırtınalarda devrilmemeye çalışıyor, kalemimle dalgalara karşı koyuyordum. Elbette bir gün gelecek ve yazdıklarım günlüklerimden firar edecekti. Bir gemiye sessiz sedasız saklanan kaçak yolcular gibi o satırlar da bir zarfa saklanıp yolculuğa çıkacaklardı.. Bunu da bilmeye biliyordum. Ama yine de o satırların toprağın yedi kat altına, hatta cehennemin en son katına, İblis’in yanı başında bir günah sandığına hapsedilmesini diliyordum. Kim bilir, belki de liberallerin asla anlayamayacağı gerçek özgürlüğü arıyordum. Belki de kendi kendimi kilitleyip anahtarını işkence gördüğüm karanlık zindanlarda yitirdiğim kendi hapishanemden kurtulmak için kalemimle tünel kazıyordum. Eninde sonunda kendimden firar edip yazarak kazdığım bu tünelden kaçacaktım. Biliyordum ve zaten bir gün öyle de yaptım.
Elbette günlüklerime yazdığım o tuhaf satırlarım dostlarım tarafından gizli gizli okunuyordu. Aynı hadise lisede ve yurtta da başıma gelmişti. Hatta evde rahmetli babam da günlüğümü okumuştu. Benimle dalga bile geçmişti. Gerçi kalemimi takdir etmişti ama aşık olmama ve aşık olduğum kızlara ait satırlara da epeyce gülmüştü. Söylemeye gerek yok. Acayip kızmış ve şimdi ancak gülümseyerek anımsadığım kavgalarımızdan bir kavga yapmıştık. Kendime ait bir odamın olmadığı evimde kendime ait bir defterin dahi olmaması karşısında yaşanmış bir gençlik isyanıydı o kavgalar. Yıllar sonra ilk kitabımda ismini ithaf edeceğim rahmetli babama karşı gösterdiğim o gereksiz kızgınlık, aslında yazma eylemine karşıydı. Çünkü, yazdıkça içimden tuhaf madenler çıkıyor ve o tuhaf madenler şu veya bu şekilde yakın çevrem tarafından biliniyordu. O madenlerin ne işe yarayacağını kimse bilmiyordu. Her ne kadar yakın çevrem tarafından daha o yaşta bir yazar olarak algılansam ve gerçek bir yazarın içinden tuhaf madenlerin çıkması pek doğal olsa da yazdıklarımın en sevdiklerim ve yakınlarım tarafından okunuyor olması karşısında hem keyifleniyor hem de huzursuz oluyordum. Gençlik delilikleri yapıyordum. Sırf okunacağını bildiğim için okuyacak kimselere onları incitecek özel notlar bırakıyordum. Bütün bu günlük yazma serüvenlerim sürekli aynı yerde düğümlenip kalıyordu. Aşık olduğum kızlar dışında herkes okuyordu. Fakat aşık olduğum kızların yazdıklarımdan haberi yoktu. Bunu fark ettikten sonra günlükten sonra bir başka şey yazmaya başladım. Mektup yazmaya başladım. Fakat mektuplar, edebi ürünlerin en talihsizleridir Şark dünyasında ve bu ülkede. Bir gün sizin Kafka kadar meşhur olacağınızı bilen birini sevseniz bile o kızcağızla evlenmemişseniz eğer, gönderdiğiniz mektuplarınız bir sanat şaheseri olsa da bir gün yakılabilir. Çünkü eski aşkınız bir başkası ile evlenecektir. Bir başkası da sizin bir gün Goethe kadar meşhur olmanızla pek ilgilenmeyecektir. O kişi “Kim ulan bu hıyar?” diyebilir eski aşkınıza sizin mektuplarınızı bulduğunda. En kötüsü de gereksiz yere bir aile dramına neden olabilirsiniz. Hatta sizin hassas bir aşık olmanız damadı ilgilendirmeyebilir ve eski aşkınızın kocası bir gün kapınıza bile dayanabilir. Hatta “bu mektupları yedireceğim ulan sana” diyerek sizi tehdit bile edebilir. Türkiye’de Camus veya Dostoyevski olmanın güçlükleridir bunlar. Evlenmediğiniz ama aşık olduğunuz ne kadar kızcağız veya kadın varsa hemen hepsine yazdığınız aşk mektupları ortadan kaybolacaktır bilesiniz. Milena neredeyse yoktur bu ülkede. Hele hele evli bir kadına aşık olup aşk mektupları yazmaya kimse kalkmamalı bu ülkede. En kral aşk mektupları mahkemelerde delil olur bu ülkede. Kimse de demez, “işte aşk budur” diye bu ülkede. Bir ömür boyu aşık olup ona buna mektup yazın isterseniz. Eğer onunla evlenmiyorsanız yazdıklarınızı yanmış kabul edebilirsiniz. Elbette bahse konu olan bu mektuplar, “aşk mektupları çağı”nın son mektuplarıydılar. İnternet henüz gelip yüreğimizi çalmamıştı bizden. Mektuplarımızı internet tanrısına kurban etmemiştik henüz. Öte yandan internet çağının da bir güzelliği var elbette. Bilgisayarınıza Ergenekon savcıları el koymadıkça, bir virüs girip hard diskinizi kemirmedikçe yazdığınız aşk e-maillerinin bir kopyasına sahip olabilirsiniz. Ama görüyorsunuz ya. Aşk mektubu olmuyor bunlar. Aşk e-maili oluyor. Bir kopyası sizde kaldıkça aşkın mektubu olmaz kardeşim. Aşk kopyalanabilir mi hiç? Yazdığınız mektup, aşık olduğunuz insana ait olmadıkça o mektubun neresi aşk mektubu olabilir ki? Hem aynı şey olmuyor ki. Gerçek posta kutunuzda bulunan gerçek bir zarfın yerini, hangi “you have a new message - yeni bir mesajınız var” uyarısı tutabilir? Düşünsenize Inbox kutunuzda 6 tane spam mesajı var. 10 tane abuk sabuk adamların gerzek fikirlerini yazdığı forum yahut grupların mesajı var, eski lisenizden 2 kelle tutmuş “genetik mühendisi aranıyor” mesajı göndermiş ve bir tane de her nasılsa “aşk mesajı” var. O mesajı açmanın ritüeli bile yok. Farenizi mesajın üstüne getirdiğiniz anda mesajın bekareti gidiveriyor. Oysa gerçek bir mektup zarfını gerçek bir posta kutusundan sizin alıp gerçek masanıza koymanız ve o mektuba Kafka muamelesi yapmanız yanında bütün bu hadiseler bir “Windows penceresi” kadar fani değil mi? Ben öyle yapardım. Sevdiğim kızdan mektup aldım mı koyardım masamın üzerine. O mektuba evin en kutsal eşyası gibi davranırdım. Bir kaç gün boyunca açmazdım o mektubu. Günlerce postacı yolu beklediğim yetmezmiş gibi günlerce de o mektubu açıp okuyacak cesaretin yolunu gözlerdim ben. Açma zamanı yaklaştıkça yerimde duramaz ve heyecandan tir tir titrerdim. Günlerce kafamın içinde o gizemli mektubun içinde ne yazıyor olabildiği ile meşgul olur, bana yazılmış cevabı kendi kafamda yazardım. Çoğu zaman da haklı çıkardım. Mektupları açmadan içindekileri okuyabilmiş olmanın gururu ile birkaç gün değil, en az birkaç ay dünyanın en mutlu insanı olarak yerküreye meydan okurdum. Oysa şimdi. İçinde en güzel satırlar olsa bile, o mutluluklar bir kaç ay değil, birkaç saat sürüyor. Çünkü zahmet yok. Emek yok. Çünkü bir aşkı kutsayan zahmettir. Emektir. Kağıdın, kalemin, zarfın bir araya gelmesi bile değil. Postaneye gitmek bile değil. O mektubun yazılışındaki zahmetten söz ediyorum ben.
Öte yandan 7-8 cilt günlük yazdıktan sonra bir şeyi anladım. Daha o yaşta bilinmeyen bir gelecekte “tanınmış bir yazar” olacağımı anladım. Eninde sonunda aklını kaçırmış kalemimin gün yüzüne çıkacağını biliyordum. Zaten bütün yakın çevrem, günlüklerimi gizli gizli okuyanlar da aynı kanıdaydılar. Bunun üzerine o yaşta daha fazla saçmalamayı göze alamadım. Günün birinde ünlü olup günlüklerimin ben öldükten sonra basılacak olması ihtimali beni derinden sarstı. O yıllarda bunu düşünmek kolaydı. Henüz internet yoktu. Türkiye’yi Torpil Cumhuriyeti’ne çeviren 90’lı yıllar yaşanmamıştı. Bizler saftık. Gepegenç öğrencilerdik. Klasik yazarları okuyorduk. Bu kadar muhteşem yazarların yaşadığı ve yazdığı bir dünyanın kötüye şans tanımayacağını sanıyorduk. Nobel alanların siyasi şikelerle değil de hakikaten yetenekleri ve okurlarının sevgisi ile Nobel aldıklarını sanıyorduk. İyi yazdığım için bütün kapıların açılacağını sanıyordum. GHK’dan üç tane aşk mektubu alan her genç kızın GHK’ya aşık olması yüzünden, o psikopat kalemimi bırakıp klavyeye geçtiğimde yayın dünyasının “Oooo! hoş geldin GHK kardeşim. Biz de asırlardır seni bekliyorduk. Zaten işler kesat. Doğru dürüst yazar yok ortada. Gel de bizi kurtar” diyeceklerini sanıyordum. O yüzden o zamanlar yazdığım güncelerime kutsal kitap muamelesinde bulunduğumu bile hatırlıyorum. Gerçi en az üç kez güncelerimi sevdiğim kızlara verip “alın bunları yakın” diyecek kadar da gözü dönmüş bir edebiyat kurnazıydım. Kendimi o vakitler Kafkaesk bir dünyanın ölümsüz kahramanı sanıyor olsam da, o günceler eninde sonunda yazdıklarımı okuyan ve sonrasında yazdıklarıma aşık olan aşklarıma sunulmuş küçük hediyelerdi. Sanki o zamanlar ben bilmiyor muydum? Yazdıklarımı yakacak bir genç kız henüz anasının karnından doğmamıştı. O nedenle, günceler okunduktan sonra tekrar bana iade edildi. Hiç kimse böylesine ağır bir tarihi sorumluluğu üzerine alamadı. Yazdıklarımı ancak ve ancak ben yakabilirdim. Nitekim, aslına bakarsanız bir ara öyle de yaptım! Fakat çok soğuk bir geceydi ve yakacak başka bir şey kalmamıştı. Mecbur kalmasam inanın yakmazdım. Dostoyevski’nin talihsiz kahramanları gibi bir gençlik yaşadım ben. Hani neredeyse bir tek elime balta alıp bir rehinci öldürmemişliğim vardı. Eşek yükü kadar yazmıştım ve gözümü kırpmadan yaktım bir bölümünü. Şaka filan değil inanın. Yaptım bunu. Ama kimse merak etmesin. Hepsini hatırlıyorum. Kısmetse yeniden yazarım. Tek fark. Elyazması olmamış olur. İnternet ve bilgisayar dünyasında tek bir gram ağırlıkları olmadan yeniden dünyaya gelebilir o tutkular.
Değerli dostlarım lafı uzattım yine. Bazılarınız, özellikle ilk defa GHK okuyanlar, bütün bunların başlıkla ne ilgisi var diyor olabilir. Artık konuya girme zamanı geldi. Hep beraber girelim o halde.
Aykut ve Fikri adlı arkadaşlarım ile kaldığım öğrenci evlerinden birisi Kazancı yokuşundaydı. Bodrum katıydı ve Allah için bir damla gün ışığı görmeyen bir evdi. Üçümüzün de unutmaya çalıştığı çok sıkıntılı bir dönem geçirdik biz. Hayatımın en boktan zamanlarını yaşadığım evlerden biriydi. Yan dairede bir kadın oturuyordu. Önceleri bize karşı güler yüzlüydü. Halimizi hatırımızı soruyordu. Bize komşuluk yapıyordu ve aslına bakarsanız bizden yana cinsel beklentileri de vardı. Bir pavyonda çalışıyordu. Konsomatristi. Bu nedenle bizden cinsel beklenti içinde olmasına anlam veremiyorduk. Hiçbirimizin o kadınla böyle bir işi olamazdı. Bizim ligimizde de değildi. Kimimiz aşık, kimimiz meşgul, kimimiz bezgindi. Çok sürmedi. O kadın bir süre sonra bizi rahatsız etmeye başladı. Yok gürültü yaptığımızı, yok kendisini taciz ettiğimizi ileri sürüp kapımızı zırt pırt çalarak bizi taciz etmeye başladı. Biz ufaktan nasıl bir durumla karşı karşıya kaldığımız anlamaya başlamıştık. Hatta ben sessiz gecelerde duvarın arkası ile ilgilenmeye başlamıştım. Duvardan hışırtılı, tıkırtılı sesler geliyordu. Hatta ara sıra hoparlör sistemini andıran tuhaf sesler işitiyordum. Bir gece apartman boşluğundaki karşı pencereden yansıyan görüntüler sayesinde anladım ki bu kadın her gece duvardan bizi dinliyordu. Çok sürmedi. Bir gece vakti aniden evimizi polisler bastı. Tamam, hepimiz üç aşağı beş yukarı solcuyduk ama neredeyse her gece evde sessiz sedasız poker oynuyorduk. Bir de misafir arkadaşımız vardı. Polisler evin dört bir yanını aradılar. Yatakların altına dahi baktılar. Suç unsuru olarak iskambil kağıtlarımızı ve birkaç tane Marks ve Engels kitaplarını aldılar. “Otomatik Kontrol” adlı ders kitabımızdan da şüphelendiler aslında. Bir tanesi “Neyi kontrol ediyorsunuz ulan” dedi. Ders kitabı olduğunu söyleyince polis bile kendi haline güldü. Elbette biz sorduk, ne diye geldiklerini. Polis yanda oturan kadının bizi şikayet ettiğini söyledi. Bizlerin o kadını rahatsız ettiğimizi, taciz ettiğimizi, o kadının evine gizlice girip çıktığımızı, o kadını çeşitli mikrofon düzenekleri ile dinlediğimizi söyledi. Komik olan şuydu ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin polisleri şizofren bir kadının iddialarını gerçekmiş gibi algılamış ve bize sırf solcuyuz diye suçlu muamelesi yapmıştı. O kadının şizofren olduğunu daha sonra çalıştığı pavyonunda ona korumalık yapan adam söyledi. Bir gün bizim evin kapısını çaldı ve olan bitenden dolayı bizden özür diledi. Bıçkın bir adamın tekiydi. Hatta hemşerim çıkmıştı. Hemşerilikten kaynaklanan bir güvenle yan dairede bir şizofren oturduğunu, zaman zaman alevlendiğini, tam tersine bizim evin o kadın tarafından türlü mikrofon düzenekleri ile dinlendiğini anlattı. Hepimiz şok olmuştuk. Öylesine şok olmuştuk ki ben o gece o evi terk edip taaa İdealtepe’de yeni bir ev bulup hepimizin taşınmasını sağlamıştım.
Geçenlerde Kemal Kılıçdaroğlu ile Cumhuriyet Gazetesi muhabiri arasında geçen bir telefon konuşmasının mahkemelik olduğunu okuduk.. Kemal Kılıçdaroğlu bir gazeteciye “Bombaları patlatıyorsunuz” diyor ve Ergenekon savcıları bu sözden şüphelenerek usulsüz dinlemesi yapılan bu konuşmayı Ergenekon iddianamesine koyuyor bu ülkede değerli dostlar. Bunu okuyunca işte ben de yaşadığım bu olayı hatırladım.
En küçük muhalefetin bile Ergenekon damgası yediği bir ülkenin akıl sağlığından şüphe etmek zorundayız. En küçük muhalefetin bile hem de usulsüz dinlendiği bir ülkenin beyin tomografisinde ciddi rahatsızlıklar olması kimseyi şaşırtmamalı artık. İşin enteresan yanı “Onlar Başbakanı 6 yıl dinlediler. Kimse ses çıkarmadı. Biz dinleyince suç mu?” diyen bir iktidar var bu ülkede. Bu yüzden kendisinde her türlü dinleme özgürlüğü olduğunu sanıyor. Yandaş medya ve siyasi iktidar odakları sabah akşam darbe korkusu işleyerek “sürekli olarak iktidarlarına kast eden birilerinin olduğunu” anlatıp duruyorlar. Bütün dertleri davaları kendi üç günlük iktidarları olduğu halde yaşadıkları bu patalojik rahatsızlığa demokrasiyi alet ediyorlar. Taraf Gazetesi kalktı ve bir televizyon kanalını cinayet ile suçladı bu akıl kaçkınlığı günlerinde. Kimse kusura bakmasın. Ben açıkça söylemek zorundayım. Bunun adı düpedüz sosyal şizofrenidir. Liberal kişilik bozukluğu yaşayanlar kendilerini “aydın” diyerek bizlere yutturmaya çalışıyorlar. Başını Taraf Gazetesi’nin çektiği çılgın bir sosyal şizofreni çağı yaşıyoruz. Liberallerin kimilerinde liberal kişilik bozuklukları almış başını gitmiş, şizofreni sınırlarına dayanmış. Olmayan şeyleri varmış sanıyorlar. Sanrılar ve illüzyonlar görüyorlar. Kendi inandıkları türlü tezgahlara herkesin inanmasını bekliyorlar.
Şizofreni sanıldığı üzere kişilik bölünmesi değildir aslında. Bu hastalık bir zihin hastalığıdır. Gerçekliklerden kopuş hastalığıdır. Olmayan tehlikelerin göbeğinde, kişinin kendini yaşıyormuş sanma çılgınlığıdır. Kendi yaptığı türlü davranışları başkalarının yaptığını iddia etme hastalığıdır. Sanıldığı kadar korkunç bir hastalık olmamakla beraber tedavisinin çok zor olduğu bir hastalıktır. Nöbetleri dışında normal insanlar gibi yaşarlar. Ancak hastalık alevlendiğinde türlü iddialar ile gündeme gelirler. İzlendiklerini, dinlendiklerini, kendilerini ortadan kaldırmak isteyenlerin olduğunu, herkesin kendileri aleyhinde olduğunu, türlü komploların kendileri için kurulduğunu anlatır şizofrenler. Aslına bakarsanız ortaya atılan iddiaların tamamen yanlış olduğunu söylemek mümkün değildir. Sözgelimi herkesin öldüğü bir dünyada birilerinin kendisini öldürmeye çalıştığını iddia etmenin çokta anormal bir yanı yoktur. Bir şizofren en azından şu konuda haklıdır. Sözgelimi sigara içiyorsa, sigara şirketlerinin kendisine öldürmeye çalıştığı elbette doğrudur. Ya da GDO’su değiştirilmiş besinlerle kuşatılmış bir şizofren elbette kendisine komplo kurulduğu tezlerinde haklıdır. Sorun şudur ki, suçlanan kimseler yanlıştır. Örneğin o kadını düşünelim. O kadının illa suçlaması gereken birileri vardıysa suçlaması gereken gerçekte o polisler olduğu halde, tuttu bizi suçladı. Neden bizi suçladı? Çünkü o şizofren kadın gün ışığı almayan o apartmanın bodrum katında yer alan 2 daireden birinde oturuyordu ve günün biri bizler geldik, o kadına komşu olduk. Apartmanın izbe bodrum katı o kadının iktidar sahasıydı. Sadece eviyle yetinmiyor ve bütün bodrum katını kendi iktidar sahası olarak algılıyordu. Bu yüzden bizleri dinlemeye kalkmıştı. Bizi kendisi dinlediği halde, bizi kendisini dinlemekle suçlamıştı. Bizlerin kendi evini işgal edeceğimizi sanıyordu. Böylesine abuk bir gerçekliğe inanıyordu. Oysa evini işgal edecek olan bizler değildik. Polisti. Nitekim o polisler kadının evini değilse bile haksız yere bizim evimizi işgal etmişlerdi.
Faşizmin can sıkıcı birer Muppet Show kuklası olan liberalleri, Müslüman olamayan İslamcıları, iktidardan başka muhafaza etmek istedikleri bir şey olmayan muhafazakarları adeta bir kukla olarak kullanan “yapımcı şirket” uluslararası kapitalizmin tehlikelerini değil de, TSK gibi, yargı gibi, medya gibi sistem araçları arasında tehlike arayan bütün iktidar yalakalarının durumu, o şizofren kadının durumu ile aynı eksende ilerliyor. Çökmekte olan uluslararası kapitalizmin yarattığı işsizlikleri görmeyen, on yıllardır bütün halkların iliğini kemiğini sömüren liberal kapitalist vampirlerin kötülüklerini görmeyip, buna karşılık neredeyse bütün TSK’ni darbeci ilan edecek kadar aklını oynatmış bir gazetenin peşine takılacak bir ülke değil burası. Herkes aklını başına alsın. Unutulmasın ki, şizofreni bulaşıcıdır. Sağlık Bakanlığı domuz gribi için yaptığı kampanyayı sosyal şizofreni için yapmak zorundadır. Aksi halde cümleten kafayı sıyıracağız. Cemaatin maşa olarak kullandığı kukla liberallerin yaşadığı “liberal kişilik bozukluğu” her geçen gün ülkeyi ciddi bir sosyal şizofreniye taşıyor. Akılları öylesine gerçeklikten kopmuş ki, koskoca İzmir’i faşist ilan ediyorlar. Ulusal Kurtuluş mücadelesini yedi düvele karşı değil, sadece Yunanlılara karşı verdik diye tarihimizi küçümsüyorlar, sanki Yunalılar yedi düvele eşdeğer değillermiş gibi. Kardeşim, nerede görülmüş bir siyasetçi ile bir gazeteci arasında “bombaları patlatıyorsunuz” şeklinde geçen bir konuşmanın “yanlış anlaşıldığı”. Öyle diyor Ergenekon savcıları savunmalarında. Yanlış anlamışlar. Ne tuhaf! Doğrusu bizim şizofren komşu da poker konuşmalarımızı yanlış anlamıştı. Her gece bizi dinlermiş ve sıklıkla kibrit çöpüne oynadığımız pokerde kullandığımız “kasa” sözcüğü yüzünden, bizim evindeki kasasını soyacağımızdan şüphe edermiş o şizofren kadın. Kusura bakmayın ama bu tür şüphelerin eninde sonunda gideceği yer bellidir. Tımarhaneye gitmeseler bile böyleleri öte Taraf’a değil, kediler ve köpeklerin diyarına, Araf’a giderler. Haberiniz olsun.
Yanlışlıkla yolunu şaşırıp Etimesgut sokaklarında dolaşacak bir zavallı onbaşının kullanacağı alelade bir tank görseler çil yavrusu gibi dağılacak adamların, önüne gelen herkese attıkları “darbe yapacak bunlar” iftiralarının bizi polise şikayet eden şizofren kadının iddialarından bir farkı yoktur. Üstelik yöntem de aynı. Kendileri herkesi dinledikleri halde “bunlar bizi dinlediler” diyerek hepimizi ABD’ye şikayet ediyorlar. Ondan sonra da kalkıp, Türkiye 21. yüzyılın çağ atlayan devleti olacak diyerek 90’lı yıllarda hepimizi kekledikleri yetmemiş gibi, şimdi de Türkiye bölgesinin süper gücü olacak diye keklemeye devam ediyorlar. Ne oldu? Türkiye çağ mı atladı? Evet atladı. Bütün dünya hangi çağa atladıysa Türkiye de o çağa atladı. Tebrikler! Hep beraber liberal kapitalizmin iflas ettiği bir çağa atladık sayenizde. Şimdi de “2023’te AB’ye üye olacağız” diye ninni okuyorlar. Oysa ki, iki cihan dertleri ölene kadar iktidarda kalmak. Kardeşim, 5 asker “rap rap” Kızılay’da yürüse tası tarağı toplayıp Utah’a kaçarsınız hepiniz. Kalkmışsınız süper güç olmaktan bahsediyorsunuz. Kendine güveni olmayan adam, en fazla evinin ailesinin süper gücü olur. Bırakın boyunuzu aşan işleri. Kendiniz çalıyor, kendiniz dinliyorsunuz. Millet ne diyor size söyleyeyim sizin bu süper güç olma masallarınız hakkında. “Şeyimden aşağı, Kasımpaşa!” Millet aç ve işsizken değil raydan çıkan hızlı tren, istersen arka camına “nazar etme ne olur, senin de olur” diye çıkartma yapıştıracağın bir uzay mekiği yap da uzaya git kardeşim. SSCB gibi çökersin er geç.
Bir kitap yazmaya başladım değerli dostlarım. Biliyorum. “Güçsüzlüğün İktidarı” adlı kitabımı değil bütün kitapçılarda, belli başlı kitapçılarda bile bulamadınız türlü nedenlerden dolayı. Ama 2010’un ilkbaharında ikinci kitabımı bu sefer hakikaten bütün kitapçılarda bulacaksınız. Üstelik hiç bir yerde yayınlanmamış yazılar olacak içinde. Biliyordum. Taa 90’lı yıllardan beri biliyordum. Uğur Mumcu katledildiği gün yazdım günlüğüme. Önce bu memleketi “Akparti İmparatorluğu”nun esaretinden kurtarayım. Merak etmeyin. Üçüncü kitabım da kısmetse “Aşk”ı kurtarmak üzerine olacak.

FANZİN TOPLANTISI VE İSTANBUL İMZA GÜNÜ:
Değerli Fanzinci dostları ve okur-yazarlığı bir ömür boyu sürdürmeyi planlayan okur-yazar dostları 20 Aralık Pazar günü saat 14:00’de Beyoğlu Leman Kültür’e tanışmaya ve “karşılıklı” söyleşiye davet ediyorum. 28 Kasım Pazar günü Ankara ve İstanbul’da yapılan toplantıların devamı niteliğinde de olacak bu toplantıda hep beraber konuşalım.
Aynı gün, 20 Aralık Pazar günü saat 17:00-20:00 arasında yine Beyoğlu Leman Kültür’de “Güçsüzlüğün İktidarı” adlı kitabımı da imzalayacağım. Beylikdüzü kitap fuarı uzak diye gelmek istedikleri halde gelemeyen ve merkezde imza günü yapmamı isteyen okur dostlara şimdiden duyurulur. Yine de en son bilgi, ilgili hafta Leman’da duyurulacaktır.
Öte yandan G. H. KILIÇARSLAN - T.İŞ BANKASI 1221 0136453 nolu gariban hesabıma yapılan tüm değerli desteklere teşekkürler. Bu arada halen kayda dğer ve cebimi ısıtan bir senaryo teklifi gelmiş değil. Bilmem anlatabiliyor muyum?

KAPAK DEDİĞİN BÖYLE OLUR - RED DERGİSİ


İşte dergicilik budur. Olay yaratan RED dergisini ve bu kapağı üretenleri kutluyorum. Dergicilik dersi gibi bir kapak bu. En başta yeni harman olmak üzere tüm dergilerin ders alması gereken bir kapak bu. Tebrikler diyorum. Başka birşey demiyorum.

YUKARIDAN ROL ÇALMAK

Saturday, December 5, 2009

LEMAN – EMPATİZAN
populistus@yahoo.com

YUKARIDAN ROL ÇALMAK - Gürkan Haydar Kılıçarslan

Dünyanın en pahalı ve en sansürlü interneti maalesef Türkiye’de dostlarım. Bir internet sadece pahalı olabilir. Bir internet sadece sansürlü de olabilir. Ama hem pahalı hem sansürlü internet sadece Türkiye’de. Kim bunun sorumlusu peki? Herhalde dünyanın bütün günahlarının yarısını işlediği iddia edilen Ergenekon Örgütü değil.
Peki dünyanın en pahalı ve en sansürlü telefon konuşmaları nerede sizce? Elbette bir telefon konuşması sadece pahalı olabilir. Bir telefon konuşması sadece sansürlü de olabilir. Lakin ikisi birden yine nerede? Maalesef bu da Türkiye’de. Herhalde bunun da sorumlusu, yakında yandaş ve yalaka medya tarafından neredeyse kızıl elmayı ebemize yedirip cennetten kovulmamıza yol açtığı iddia edilecek olan Ergenekon Örgütü değil.
Şimdi sorabilirsiniz. İnternetin sansürlü olmasını anladık ama telefon konuşması oluyor da nasıl sansürlü oluyor? Aynen şöyle oluyor. Birisi sizi dinliyor. Siz de kendiliğinizden şifreli konuşmaya ve hiç konuşmamaya başlıyorsunuz. Seve seve kendinize ve sevdiklerinize sansür uyguluyorsunuz. Üstelik cep telefonu şebekelerinin çılgınca yürüttükleri “konuşun, konuşun, sesiniz kısılana kadar konuşun, avazınız çıktığı kadar konuşun, aksırıncaya, tıksırıncaya, boğuluncaya, geberinceye kadar konuşun, hatta birbirinizi dinlemeden konuşun” kampanyalarına rağmen içinizden konuşmak gelmiyor. Cep telefonu şirketleri 3G’ye geçtiler. Neredeyse yakında hepimizi Allah ile görüntülü olarak konuşturacaklar ve Levh-i Mahfuz’u hep beraber gökten download edeceğiz. Kapitalizm, neredeyse inananları Allah ile, peygamberler ile, inanmayanları Marks ile, saçlarını traş ettikleri yavşamış bir Engels ile, satanistleri de Şeytan ile görüntülü konuşturacaklar. Ama bırakınız Allah ile 3G’li görüşmeyi, kendi kendimizle konuşmak dahi içimizden gelmiyor. Peki neden gelmiyor? İki nedeni var.
Demokrasiden başka satacak pek bir emtiası kalmayan bir hükümet yıllardan beri cep telefonu konuşmalarından acımasız vergiler alıyor. Nasıl olsa bu memleket insanı konuşmayı seviyor diyor ve çok konuşanın dilini eşek arısından beter ediyor. Sonra da kredi kartı kullanmasaydın kardeşim diyor. Düşünün ki, cep telefonu şirketleri konuşsa da konuşmasa da müşterilerinin faturalarına “bu tutarın şu kadarı devlete gidiyor” diye bir not yazmak zorunda kalıyorlar. 1999 depremi gelmiş, geçmiş. Gidenler gitmiş. Kalan sağlar bizim olmuş. Neredeyse yeni depremlerimiz gelmiş kapıya dayanmış. 99 depreminden sonra uydurulmuş vergilerle dünyada en pahalıya konuşan milletlerden biri olmuşuz. Ondan sonra dünya konjonktüründen istifade eden AKP’nin döneminde “enflasyon olmadı, ekonomi düzeldi” masallarıyla avunmaya devam ediyoruz. Kusura bakmayın ama sadece cep telefonları ve benzin vergilerinden gelen parayla bu memleketi bizim Bakkal Ali Amca sizden daha iyi yönetirdi de yüzde 30 başıbozuk işsizliğin kol gezdiği bir ülkede yaşamazdık en azından. Düşünsenize, sırf uzun farları açıkmış diye bir ailenin arabası işsiz gençler tarafından taşlandı ve bir kadın öldü bu ülkede. Toplanan onca vergiler, maalesef bir araba dolusu işsizi katil olmaktan kurtarmıyor bu ülkede.
Anladık. Telefon konuşmalarımız çok pahalı. Türkiye’yi 7 yıldır yöneten iktidar, bir gün olsun “ulan, yazık bu millete. Allah dil vermiş. Kulak vermiş. Ekonomik krizlerin başka ülkeleri yamyam edeceği hallerde bile bu insanlar birbirleriyle konuşa konuşa krizlere sabır gösteriyorlar” demiyor; üstüne bir de bu kadar pahalı bir dünya nimetini burnumuzdan getiriyor. Resmen dinliyor bizi. Belgeli bir şekilde dinliyor bizi. Üstelik bu dinlemeyi o kadar aleni yapıyor ve o kadar milletin akıl zihin sağlığını iğdiş ediyorlar ki hiç kimse çıkıp geçenlerde konuşan TİB Başkanı Fethi Şimşek’e “istifa et kardeşim” demiyor. Yazık ki pek yazık. Benim ve Aydın Doğan’ın ödediği vergilerle geçimlerini sağlayanlar sadece askerler değildir bu ülkede. Polisi, yargısı, bürokratısı, Başbakanısı, milletvekilisi, Bülent Arınç’ısı, Cumhurbaşkanısı gibi TİB başkanısı da benim ve Aydın Doğan’ın ödediği vergilerle beslenmektedirler bu ülkede. Asıl demokratik açılım budur kardeşim. Sizler bizlerin parasıyla beslenen adamlarsınız. Daha bunu içselleştirmeden başımıza hükümdar kesiliyorsunuz ve demokrasi dırdırı yapıyorsunuz. Madem, Doğan medyasının aklı tutuldu. Onlar “istifa et” diyemediler TİB Başkanı’na, öyleyse GHK der arkadaş.
Yargının dinlendiğinin resmen ortaya çıkmasından sonra maaşını bizim vergilerimizden alan TİB Başkanı Fethi Şimşek ne dedi? “Bu ülkede bir Başbakan, hem de yasal olmayan yollardan 6 yıl boyunca dinlendi. Buna hiç kimse bir şey demiyor da şimdi yargının dinlenmesi konusunda yaygara kopuyor.” dedi. Bu sözleri işittiğim zaman kulaklarıma inanamadım ben. Daha sonra duyduklarımı internetten kontrol ettim. Belki yanlış duymuş olabilirim dedim. Maalesef doğru duymuştum. Sonra televizyonda haber kanallarında ve ertesi gün basılı medyada benim ilk aklıma geleni aradım durdum. Lakin kimseler bahsetmiyordu. Tam tersine, Kanal D, Star gibi eskiden biraz muhaliflik taslayanlar bile “ kimmiş bu Başbakan?, muhabirimiz bu Başbakan’ın kim olduğunu öğrendi sevgili izleyiciler. Az sonra” havalarındaydılar. Ulan kim olacak bu Başbakan? Varlığını varlığına armağan etmeye hazır olan bir TİB Başkanı resmen ve alenen çok kıymetli ve değerli Başbakanını 6 yıl dinlemişler diye “en iyi savunma saldırıdır arkadaş” oyunu oynuyor. TİB Başkanı’nda Mesut Yılmaz veya Ecevit’in hakkını arayacak bir göz mü var sizce? Tabii ki Tayyip Bey kardeşimden bahsediyor. Bizim medya da saf saf “kızma birader” oynuyor.
Peki Erdoğan’ı kim dinlemiş olabilirdi? Bu sorunun yanıtı da bu kadar cephelere bölünen bir ülkede herhalde belliydi. Başbakan’ı muhtemelen Ergenekon savcılarının dinleyeceği yoktu. Yasal olmadan dinlemekten bahsettiklerine göre dinlese dinlese onların iddialarına göre tıpkı içki gibi bütün kötülüklerin anası olan Ergenekon örgütü dinlemiş olabilirdi. Nitekim, Doğu Perinçek’in Aydınlık ve Ulusal Kanal’ında sırf Başbakan’ın telefon görüşmelerinin kayıtları var diye Ergenekon davası ile ilgili tutuklamalar oldu. Demek ki, TİB Başkanı Başbakan’ı Ergenekon’un dinlediğini ima etmek istiyordu.
TİB Başkanı, maaşını GHK ve Aydın Doğan’ın ödediği bir devlet memuru. Bir devlet memuru, herkesin gözünün içine baka baka, 86 yıllık koskoca Türkiye Cumhuriyeti’ni AKP ve yandaşlarına göre bir terör örgütü olan “Ergenekon Örgütü” ile aynı kefeye koydu değerli dostlarım. Ve maalesef GHK’dan başka kimsenin kılı kıpırdamadı. Ben şahsen çok üzüldüm. Çok sevdiğim ülkemin bu haline çok üzüldüm. Bir devlet memurunun aleni bir şekilde hükümet yandaşlığı yapıyor olmasına bu kadar alışılmış olmasına da ayrıca üzüldüm. Ama GHK’nın kitabında umutsuzluğa yer yoktur. Her üzüntü sadece yeni sevinçlere yer açmak için vardır.Üzüntüler ve sıkıntılar, ruh dünyamızın gündelikçileridir. Temizlik yapmak için gelirler ve geldikleri gibi giderler. Gittiklerinde bedavadan sevinç duyarsın en azından. Sadece sıkıntının geçmesi, sadece üzüntü kaynağının ortadan kalkması bile sevinmek için yeterli bir nedendir. Şöyle düşünmek lazım. Dişiniz ağrır mesela. Saatlerce sıkıntı çekebilirsiniz. O saatler geçmek bilmez. Kabus gibidir. Lakin ya bir tedavi, ya da bedenin kendi kendine ağrının üstesinden bir şekilde gelmesi gibi bir nedenden sonra diş ağrınız geçer ve sizden sevinçlisi yoktur dünyada. İşte bu durum ve bir gün tıpkı bu diş ağrısı gibi AKP ile can sıkıcı yandaşlarından kurtulacak olmamız da aynen böyle.
Benim, senin, onun, bizim, sizin ve onların vergileriyle geçimini sağlayan TİB Başkanı ne yapıyor bir bakalım. İlk evvela, Türkiye’ye dünyanın en sansürlü internetini temin etme görevini yerine getiriyor bu kurum. Önüne gelen siteleri yok mahkeme kararıyla, yok mahkeme kararı olmadan kapattırıyor. Bir zamanlar kendilerine verilen destekten yararlanarak çocuk pornosunu bahane edip 2007’de AKP’ye oy vermiş normal abazan vatandaşlarımıza hitap eden porno sitelerinin soylarını kurutuyorlar, adeta porno soykırımı ile meşguller mesela. Bu konuyu memlekette yazan kimse yok. Çünkü “pornocu” damgası yemekten korkuyor herkes. Hatta GHK bile bundan bir süre önce, “Bari bu işi yazmak bana kalmasın anasını satayım. Yahu başka bir akıllı cesur yürek çıkmayacak mı bu memlekette” dedi. Yoksa GHK’ya pornocu yaftası yapıştırmalarından çekinecek değildim. Bir süre bekledim. Sonra baktım olmayacak, tıpkı TİB gibi ben de gizli gizli porno sitelerinin peşine düştüm. GHK olarak her türlü yararlı ve hatta zararlı siteyi zaman zaman kurcalarım ben. Bir gün tasavvuf sitesi incelerim. Başka bir gün porno sitesi incelerim. Bir gün komplo sitesi incelerim. Başka bir gün facebook’a takılırım. Durup dururken Amerikan hapishanelerinde yatan suçluların hayat hikayelerini araştırırım ben. Hanibalistik siteleri bile araştırırım. Bunları neden yaparım? Mesela porno sitesine abazanlıktan mı giderim? Elbette hayır. Benim hayatım “case study” olarak özetlenecek sosyolojik bir maceradır ve canım isterse uğradığım siteden elbette istifade edebilirim. Buna kimse karışamaz. Hele TİB hiç karışamaz. Hani tüm bilimsel heyecanımı yitirip başka heyecanlara kapılacak olsam bile yasalarımızda mastürbasyon suç değildir çünkü. Öte yandan bendeki gözlem yeteneği, TİB’de olsa şimdi oranın memurlarının her biri Bertrand Russel, Chomsky, George Orwell, Edward Said, Steinbeck olmuşlardı. Oysa onlar ne yapıyor? Önümüze geleni tekmeleriz zihniyetinde önlerine ne gelirse kapatıyorlar. Bizim vergilerimizle öğlen yemeklerini yedikten sonra interneti çatır çatır santim santim kapatıyorlar. Yakında Facebook ve Twitter’i bile kapatacak bu adamlar. Herkesin haberi olsun. Onların kapattığı porno siteleri yüzünden bizim işsiz ve abazan Türk gençliği yakında önüne geleni ayakta düzecek haberleri yok. Zannediyorlar ki, bütün Türk gençliği cemaate kaydını yaptırıp uçkurunu da cemaate teslim edecek ve – benim değil - Nihat Genç’in ifadesiyle hadım olacak. Yok öyle bir şey kardeşim. Birbirinize baka baka dünyayı birbirinizden müteşekkil sanmayın artık. Allah’ı da tapuladınız tövbe haşa. Sanıyorsunuz ki, iktidara geldiniz. Kıyamete dek orada kalacaksınız. Kusura bakmayın. O Allah herkesin Allah’ıdır. Allah sizi bu siteleri kapatmak için seçmiş de değil. Allah’ın “tevvab ve afüv” isimlerine muhalefet ettiğinizin farkında mısınız? Eğer günahsa o siteleri kurcalayıp sonra da başka bir yerini kurcalamak, bir erkeğin günah işleyip tövbe edebilme veya hiç işlemeyip sevap kazanma özgürlüğünü gasp ettiğiniz için kul hakkına tecavüz ettiğinizden bile haberiniz yok. Çocuk pornosunu tabii ki kapat. GHK ki, “Güçsüzlüğün İktidarı” adlı kitabında yer alan bundan yıllar önce yazdığı “Kapitalizmin Gizli Pedofilizmi” yazısını yazmış, çocukların reklamlarda oynatılmasına bile karşı bir düşünür. Ama işsiz ve abazan milletin iki tane porno izleme keyfine ne karışıyorsunuz? Hayır, ben bir dost olarak uyarıcıyım sadece. Siz isterseniz kapatmaya devam edin. 2007’de AKP’ye oy vermiş bu abazan halk ağız tadıyla bir porno izleyemez ise gelecek ilk seçimde uçkuruna uzanan elleri kıracaktır bilesiniz. Bakın daha bu TİB denilen kurumun Nazileri hasetlerinden çatlatacak olası geleceğinden hiç bahsetmedim bile. Bu konuyu da yaygın medyamızın ayakta uyuyan kanaat önderlerine bırakıyorum. Adamlar yakında Genelkurmay’ın internet sitesini Taraf aklına uyup fazla Atatürkçü bulup kapatacaklar, bizim yaygın medya hala “vay Başbakan’ı kim dinlemiş” derdinde. Bakın yandaş medya bas bas bağırıyor. “Ergenekon Terör Örgütü” dinledi diyor adamlar. Ondan sonra koskoca devletimizi -doğruysa eğer- bir terör örgütü ile aynı kefede değerlendirip “onlar dinledi, şimdi sıra bizde” diyerek karşımıza geçip “disko disko partizani” şovlar yapıyorlar. Aydın Doğan’ı bilmem ama ben sana vergimi helal etmedim arkadaş. Başka bir ülkede, bir Afrika ülkesinde bile böyle konuşan bir devlet memuru çoktan istifa etmek zorunda kalmıştı ama bizimkisi çıkmış “Türkiye, AK Parti karşıtlarına mezar olacak” diye tribün şovu yapıyor. Yandaş medya da bu hareketin ardından Meksika dalgası gibi yerlerinden fırlayıp “Tayyip’i dinleyen ölsün” diye sloganlar atıyor.
Kardeşim. Ben yasalmış, illegalmiş anlamam. İki insan konuşursa üçüncüsü Allah’tır. Hz. Peygamber ve Sahabeler zamanında cep telefonu mu vardı? Onların zamanında en fazla, o da çok nadiren Allah’tan ayet gelirdi ve Müşriklerin gizli planları hakkında Müslümanlar bilgilendirilirdi. O zamanlar hiçbir Müslüman, iktidarını ebediyete kadar devam ettirme derdinde değildi. Bu dert içinde yana yakıla kavrulup Allah’a “Allahım bize hemen bir cep telefonu yarat ve Kafirlerin telefonlarını dinlet bize ki şehit olmadan ölelim. 100 yaşına kadar iktidarda kalalım” diye dua etmedi. İnsanları cinler ve şeytanlar gibi dinlemeye kalkışmanın “Allah’tan rol çalmak” olduğunu onlar biliyorlardı. Peygamber ve Sahabeler kendilerini öldürme planları güden kimselerden de bir gün olsun korkmadılar. Çünkü onlar için böyle bir son, ödüllerin en büyüğü idi. Şehit olmak için dua ederlerdi onlar. Onlar yeryüzüne kazık çakmak için gelmediler.
Oysa siz kalkmışsınız, dinden, Allah’tan, imandan, İslam’dan bahsede bahsede bu halktan geçici olarak destek aldığınız halde önünüze gelen her muhalifi dinliyorsunuz. Size kardeş tavsiyem bellidir. Güneş batıdan doğmadan, tevbe kapısı kapanmadan bir an önce tevbe edin ve milletin çenesine pranga vurmaktan vazgeçin de artık rahat rahat 3G’ye geçelim de Allah ile görüntülü konuşalım ve bizi Allah’tan başka kimse dinlemesin, izlemesin. O konuşma, günahıyla ve sevabıyla Allah ile aramızda kalsın. Bana “ulusal güvenlik” martavalları okuyacaksınız o zaman “Allah, kitap, türban, katsayı, zulüm” diyerek milletin karşına zırt pırt çıkmayın bir daha. Ağlamadan sorumlu Devlet Bakanı Bülent Arınç’ı soğan kıyılan mahallere göndermeyin bir daha. Çıkın, erkekçe bu güzelim halka itiraf edin. “Bizim Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, Demirel ve Berlusconi’den zerre bir farkımız yok. Bütün derdimiz davamız, iktidarımızın devam etmesi” deyin. Göreceksiniz. Rahatlayacaksınız. Üzerinizden bir yük kalkacak. Türk hamamından çıkmış gibi taze olacaksınız.
Nedir bu iktidar saplantısı kardeşim. Nedir bu histerik rövanş saplantısı kardeşim.Önünüze gelen her muhalifi dinliyorsanız, siz Allah’ın işine karışıyorsunuz demektir. Şirk içindesiniz. Peygamber, evliya ve sıradan Allah dostlarına bile Allah’tan vahiyler veya ilhamlar geldi. Mahkeme kararı olsun olmasın TİB göndermedi gereken istihbaratı. Siz Allah’ın işine karışan şeytanlar gibi şirk batağına batıyorsunuz. Sırf bir şüphe var diye, aylarca, yıllarca her kurumu, herkesi dinleyenlerin Levh-i Mahfuz’u dinleyen şeytanlardan, cinlerden bir farkı yoktur kardeşim. Bilirsiniz. Allah kulağını duvara fazla dayayanların kulağını eninde sonunda yakar. Sonunuz onlara benzemesin. Benim derdim budur. İktidarınızı kaybetmemek adına bütün memleketi kendi evinin salonu zanneden TİB Başkanı ve onun bütün amirlerine soruyorum. Bu dünyaya kazık çakmaya mı geldiniz? Eğer öyleyse, aha benden size harika bir öneri.
Ben derim ki, hazır herkes hayattayken isterseniz Konya ve Kayseri ovalarına piramitler dikelim. Öyle Mısır’daki gibi üç beş tane değil. Yüzlerce, binlerce piramit dikelim. İçlerinde sadece birkaç tanesi en büyük olsun. Diğerleri mevki ve makamlara göre giderek küçülen ebatlarda olsun. En büyüğü o kadar büyük olsun ki, uzaydan görülsün. Küçük küçük piramitçikler de yapalım mesela. Aile bireyleriniz de vakti zamanı gelince yerleşsinler. Hem böylece birkaç bin yıl sonra piramit dendi mi akla Mısır gelmez, Türkiye gelir. Dünyanın 8. harikası bizde olsun derim ben. Malınızı, mülkünüzü, koltuklarınızı da koyalım içine. Siz merak etmeyin, türlü Tutankamon hikayeleri de uydururuz ki koltuklarınızı çalmazlar oradan. Uyanınca yine oturursunuz. Bence Ertuğrul Günay, bu teklifimi değerlendirmeli. 3000 yıl sonra Sabetayist bir Marduklu turist rehberi, başka galaksilerden gelmiş turistlere meşhur seks vadisinde rehberlik ettiği sırada Kapadokya’daki yeraltı şehirlerinin sırrını da anlatır böylece. Der ki, “Türkiye halkı, Akparti İmparatorluğu’nun zulmünden korunmak için görmüş olduğunuz bu yeraltı şehirlerinde saklanıyor ve telefon görüşmelerini orada yapıyorlardı. Dünyanın yeraltında çeken ilk telefonunu, bu yüzden Türkler icat etmişler. Şu gördüğünüz dünyanın en büyük peri bacasına da GHK adı verilmiş. Neden verilmiş, inanın bilmiyorum. Yalnız peri bacasının tepesinden içeri para atanların 7 dileği gerçek oluyormuş” .... TO BE CONTINUED

 
Design by: Searchopedia convertido para o Blogger por TNB